ŞİİRİN TAŞRA MANİFESTOSU
Şair Bülent Akay’ın dördüncü kitabı Yaşlanmıyor! Eşikteki Çul Gibi Eskiyor İnsan, geçtiğimiz yaz Şiirden Yayınları etiketiyle yayımlandı. Bir şiir kitabı için uzun sayılabilecek bu isme, kitabın açılış sayfasında rastlıyoruz yalnızca. Tek mısralık bir mermi olarak bilincimize vurup geride kalıyor bu isim. Kitabın biyografi kısmında şöyle ise yazıyor: “Bülent Akay: 1974 Uşak, Eşme doğumlu.” Kısa, sade, mütevazı. Hatta öyle ki kitabın ismi bile daha uzun. Şairin biyografisi şiir kitabına koyduğu isimden daha kısa olacak; bizde böylesine zor rastlanır, çünkü şiir ‘piyasa’mız -her ne pahasına olursa olsun- ismini ürettiklerinden önde gösterme gayretinde olanlarla doludur. Onlar için varsa yoksa isimleri anılsın, tatminsiz egoları parlatılsın, ilgi açlıkları dindirilsin. Ama şiir? O ufak bir detay, ana yemeğin yanındaki garnitür, başrolün arkasından geçen ucuz bir figüran… Bir bakıma şiirin varlık sebebine aykırılıktır bu. Neyse ki söz konusu Bülent Akay olunca bu tür saçmalıklara yer yok.
Bülent Akay şiir yayımlamaya geç denilebilecek yaşta başlamış. Ben de ikinci şiir kitabıma Geç Kalan Şehzade ismini vermiştim; maksadım babasının vefatından sonra payitahta yetişemeyip tahtı kaybeden Cem Sultan’a göndermede bulunmaktı. Yani bir şeylere geç kalmaya dair bir içlenme (halbuki yalnızca 30 yaşımdaydım). Bu sıfatı benden daha çok hak eden biri varsa o da Akay’dır; kendisi, şiirimizin en büyük Geç Kalan Şehzade’lerinden birisi.
Bu arada biyografisine birkaç ekleme de ben yapayım; devlet memuru, aile babası, tabiat insanı. Köklerinden kopmamış, fakat sırtını da çağa dönmemiş bir insan. Taşrada, ama tüm insanlıkla sırt sırta. İletişim araçlarının çoğalmasıyla şiirde sesini daha gür çıkaran taşranın azalarından biri kısacası. Fakat onun sesinin gür çıkmasının iletişim araçları ile pek alakası yok. Zaten yazdığı şiirleri pek az dergide yayımlamayı tercih eden, yüreğindeki dertli sesi dizelere döken bir şair o. Otuz yıl önce olsa e-mail yerine organik mail (mektup) yollayıp sunardı bize şiirlerini.
Yaşlanmıyor! Eşikteki Çul Gibi Eskiyor İnsan ile şairin mevzubahis sesinin oturduğu aşikâr. Adı unutulmasın, ismi hep anılsın diye şiir yazanlar var her tarafta. Bülent Akay onlardan biri olmadığı için her yeni kitabında poetikasını ileriye taşıyor. Hiç bitmeyen bir öğrenme çabası da bu. Çehov’un bahsettiği aklıselimlerden o, ebedi talebeliği seçenlerden. Ve şiiri, yaşamı derinlemesine duyma çabasındaki bir özle karşılıyor bizi hep.
Kitabın ilk şiiri Örselenmiş Yalnızlık, 2. Dünya Harbi’nin sayısız trajedisinden biri olan Struma gemisinin şairdeki vicdan yansıması olarak tezahür ediyor:
“incinir mi hayat
yere düşürünce umudu
kirli ellerinden çocuklar?” (sf. 12)
Şairin kitaptaki şiirlerinin en yoğun imgelerinden biri olan ‘çocuk-çocukluk’ fenomeni, daha ilk şiirde beliriyor. Aynı şiirin şu kıtası da bunu kanıtlar nitelikte:
“zaman…
kurumuş gövdesini kemirirken yehova’nın
çocuklar asılıyor kutsal bahçede
dört yoldan yayılıyor kan…” (sf. 13)
İnsanoğlunun kendi elleriyle kurduğu ‘medeniyet’in kurbanlarını çocuklar ve çocukluğun temsil ettiği tüm o masumiyet olarak gösterir Akay. Ve kurtuluşu da gene -yalnız kalmak pahasına da olsa- orada arar:
“uçurdu kalan
son tanrıyı çocuk
şimdi bir biz, bir de kendimiz
iliklerimize kadar yalnızız” (Kapısında Zamanı Bekleten Kadın, sf. 26)
Dedim ya, taşradan yazılmış bir şiirin manifestosudur bu ve insanın varoluşundaki büyük yalnızlığı da, yaşamda kendisine eşlik eden (ya da kendisinin eşlik ettiği) diğer varlıkların acısını da gene kendisine pek yakışan bir vakarla verir bizlere:
“küçük adımlarla hayat geçiyor yanımdan” (Ölürsem Mahvolurum, sf. 19)
“sevişmek eksiltmiyor yalnızlığın korkusunu” (Eksiltme, sf. 47)
“resmi yalnızlık yayılıyor radyodan” (Radyo, sf. 49)
“herkesin şiir yazdığı o gülü
taşın suskunluğuna yeni gömdüm” (Ölürsem Mahvolurum, sf. 20)
“bu kışı çıkaramayacak olan köpekleri gördüm
(onlar son kışları olduğunun farkında değillerdi)” (Nefes, sf.28)
Yaşamın ve ölümün farkında bir şiiri vardır Bülent Akay’ın. Ve dediğim gibi, ebedi talebeliğine yakışır bir yol izler hep:
“öğrendim! en çok giderken büyürmüş insan” (Sürgün Artığı, sf. 31)
Bu farkındalığı, “yokluğum! tozlu dünyanın kapısına asılı” (Sicili Bozuk Gökyüzü, sf. 33) diyen o derin yakarışta da buluruz. Çünkü şair görmüştür; “yaşamak! büyülü muskada hapis”tir ona göre ve “hayat yapraklarını silkeliyor”dur (Muska, sf. 36-37). Bunun bir başka örneğine Güneşin Kapısı şiirinde de denk geliriz; “kötürüm kuşları kimse sevmiyor” der şair, “kediler çocuklar buna dahil”. Çünkü eksikliğin av olmaya bile müsaade etmediği bir dünyadır bu, tıpkı Köprü şiirinin “sürgünden dönen uçurtmalar”ı gibi (sf. 46).
Peki tüm bu hal karşısında ne önerir ki bize şair? Öyle ya, şairin işi yalnız fotoğraflamak değil, gerektiğinde reçeteyi de yazmak olmalıdır. Bülent Akay şiiri, bilgeliğini insandan alan bir kökten yanıt verir bu soruya. O, “şeker koydum ölümün cebine” (Eksiltme, sf. 48) diye ironiyle söyler söyleyeceğini ve ekler:
“susarak kurtulacağım kendimden” (Radyo, sf. 49)
Ama her şeye karşın karamsar değildir şair, umutludur. Umudu da bize kendi bildiği yoldan gösterir, o tanıdık sesiyle:
“inan! inanmak en büyük yenilgimiz…” (Cüzzamlı Kelimeler, sf. 45)
Bülent Akay: Taşradan bize çığlığını sunan şair. Fark edilmeye ihtiyaç duymayacak kadar büyük bir şiirin manifestosuyla dolaşıyor. Ve eşikteki çul gibi duruyor gözümüzün önünde. Bizle beraber eskiyerek. Eskinin kıymetini bilerek.
