menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Üçüncü Reich: Hayatta Kal!

8 0
22.03.2026

‘Üçüncü Reich’ savaş halindeyken, Berlinlilerin çoğu hayatına devam etti.

Hayatta Kal (“Stay Alive”) adlı kitabında Ian Buruma, Nazi yönetimi altındaki Almanya’da hayatta kalan şehir sakinlerinin bir portresini çiziyor.

1939’da Polonya’nın Naziler tarafından işgalinin ilk günlerinde Alman Nazi propagandacıları, Berlinlilerin Führer’lerine karşı hissettikleri fırtınalı, tutkulu sadakat ile övünüyorlardı. Ancak sağduyulu gözlemciler, başkente çöken bıkkınlığı fark ettiler. Berlin’de yaşayan Amerikalı gazeteci William Shirer, “ne heyecan, ne tezahürat, ne de alkış” gördüğünü yazdı. Garip bir şekilde, İngiliz ve Fransız düşmanlara karşı “nefret bile yoktu.”

Gerçekte diktatörler, sevgiden değil, kayıtsızlıktan beslenirler.

Ian Buruma’nın akıcı ama rahatsız edici derecede güncel kitabı “Hayatta Kal”da gösterdiği gibi, bu rejimler şiddete verilen cılız tepkilerden ve insanların hayatta kalmak için yaptığı binlerce günlük uzlaşmadan ve vatandaşların hayatta kalmak için seçtikleri binlerce günlük tavizden beslenirler.

Buruma, savaş zamanı Berlin’indeki çoğu insanın, alaycı, zorba ve ideolojik fanatik olmak şöyle dursun, sadece ‘uyum sağlayan kişiler’ olduğunu yazıyor. Yazar, bu insanların hikayelerinin, otokrasiye doğru sürüklenirken ortaya çıkan ‘görmezden gelme cazibesi’ne karşı bir uyarı olduğunu öne sürüyor: Onların hikâyesi, otoriterliğe doğru kayış sırasında “görmezden gelme” eğilimine karşı bir uyarıdır.

Savaş yılları boyunca Berlinliler, görmezden gelmeyi bir sanat formuna dönüştürüp kendilerini filmler, konserler ve moda defileleriyle oyaladılar. Bazıları teselliyi, Almanların Fransa’dan gasp ettiği kaliteli şarap stoklarında ararken, diğerleri, karneye bağlanmış kahveyi ve pastaları elde etmenin bir yolunu bulmayı gündelik yaşamın en önemli hedefi haline getirdi.

Yazar Erich Kästner 1941 kışında günlüğüne şöyle yazmıştı: “Doğru fiyatı verirseniz istediğiniz her şeyi bulabilirsiniz. Her şey satılıktır”

1944’ün sonlarında bile, bombaların açtığı kraterlerle dolu sahalarda, seyirciler futbol maçlarını izlemek için tribünleri doldurmaya devam ediyordu.

En önemli meta ise, “Beziehungen” denen bağlantılar ve ilişkilerdi. Nazi hiyerarşisinde iyi bağlantılara sahip olanlar, en avantajlı olanlarıydı. Nüfuz vaadi, kişisel kimliğin temel yönlerini yeniden şekillendirdi.

Buruma, 1939’da Hermann Göring’e Alman Ordusu’nda hizmet etmeye gönüllü olduğunu belirten bir mektup yazan ve sonradan Hristiyanlığa geçen Yahudi Erich Alenfeld örneğini veriyor: Oğlu, daha sonra Hitler Gençliği’ne katıldı. Bu tür dönüşümler her zaman çıkarcı-pragmatik uyum çabaları değildi; aynı zamanda, dönemin milliyetçi ruhundan da beslenen yönelimlerdi.

Buruma, Alenfeldler gibi insanların kendi nesillerindeki herkes kadar Alman romantizminden etkilendiğini yazıyor.

Gerçeklerden kaçış ve vatanseverlik işe yaramadığında, her zaman sürgün seçeneği vardı; bu, farklı siyasi görüşlerden Alman edebiyatçılar arasında popüler bir seçimdi. Solcu oyun yazarı Bertolt Brecht ve başlangıçta muhafazakâr olan romancı Thomas Mann, faşistlerin iktidara geldiği 1933’te ülkeyi terk ettiler. Mann, geride kalmayı seçen çağdaşlarına karşı acımasız olabiliyordu. Mann, 1933 ile 1945 yılları arasında Almanya’da yayımlanan herhangi bir şeyin, kan ve utanç koktuğunda ısrar ediyordu.

Orkestra şefi Wilhelm Furtwängler kendini ve herkesi, her şeyden önce bir sanatçı olduğuna, günün tabiriyle “unpolitisch” (apolitik) olduğuna inandırıyordu. Nitekim Almanya’da kaldı ve Reich’a karşı olmasına rağmen 1942’de Hitler’in 53. doğum gününde Berlin Filarmoni’yi yönetti. Bu “kan ve utanç” damgası, hayatı boyunca peşini bırakmadı.

Savaştan sonra, Şikago Senfoni Orkestrasının şefi olarak kendisine önemli bir iş teklif edildiğinde, İtalyan çağdaşı Arturo Toscanini ve diğerleri ona karşı kampanya yürüttüler. Kampanya etkili oldu ve senfoni teklifini geri çekti.

Elbette birçok Alman için kalmak, bir tercih değil; zorunluluktu. Yahudilere uygulanan ağır çıkış vergileri, göçü son derece pahalı hale getiriyordu. Bu yüzden bazıları, Berlin’in yeraltı dünyasına sığınmak zorunda kaldılar.

1940’ların başkentinin, Weimar döneminin “Babylon Berlin” atmosferinden yalnızca iki on yıl uzaklıkta olduğu unutulmamalıdır. Aileler, genelevlerde odalar kiralayıp loş-izbe bilardo salonlarında saklandılar. Bu koşullar onları, cinsel şantaja açık hale getiriyordu. Bu tür “iç mülteciler”, kendilerine “U-botlar” (denizaltılar) diyordu: çünkü onlar, toplumun yüzeyinden görünmez derinliklere inmiş insanlardı.

Buruma’nın kendi babası Leo da, savaşın bir bölümünü Berlin’de geçirdi: Müttefik bombardımanlarından kaçtı ve direnmek ile hayatta kalmak arasında bir denge kurmaya çalıştı. Hollanda’dan zorla Almanya’ya gönderilmişti ve lokomotif frenleriyle makineli tüfek parçaları üreten bir fabrikada çalışıyordu. Gökyüzünde gümüş balık sürüsü gibi parlayan bombardıman uçaklarını gördüğünü hatırlıyordu. Bir baskın sırasında düşen bombalar, bir gaz borusunu patlatarak kız arkadaşını yaralamıştı. Buruma, babasının hayatının geri kalanı boyunca havai fişek sesine katlanamadığını anlatıyor.

Kitap anekdotlar ve birinci el kaynaklar açısından zengin, ancak büyük fikirler açısından biraz daha sınırlı. The New York Review of Books’un eski editörü olan Buruma, entelektüel tarihte oldukça yetkin bir yazar; örneğin onun filozof Baruch Spinoza üzerine önemli bir çalışması da var. Belki de Hayatta Kal’daki (Stay Alive) canlı tasvirler arasında, daha derin analiz ve bağlam eksikliği bu yüzden hissediliyor.

Savaşın sonunda yüksek idealler, yerini nihilizme bıraktı. Berlinliler her yönden tehlike altındaydı. Nazi liderliği, alkolle sulanan deli-dolu kıyamet orgilerine dalarken “U-botlar”, 15 yaşından büyük olup savaşmayı reddedenleri yakalayıp infaz eden, rejimin “zincirli kuduz köpeklerinden” saklanmak zorundaydılar. Şehir halkı, sözüm ona şehri kurtarmaya gelen Sovyet askerlerinin varlığından da büyük acı çekti: Yüz binden fazla Berlinli kadın ve kız çocuğunun tecavüze uğradığı tahmin ediliyor.

Buruma’nın görüştüğü bir kadın, 14 yaşındayken, iki kez Sovyet askerleri tarafından tecavüze uğradığını anlatıyor.

Kitabın en büyük değerlerinden biri, hızla yok olmakta olan bir kuşağın tanıklıklarının anlatılarını içermesidir. 1945’te 10 yaşında olan bir Berlinli, bugün 90’larının başında. Bu açıdan “Hayatta Kal” başlığı, ilave bir anlam kazanıyor: Kaybolmakta olan bir dünyanın hafızasını koruyan, belleği diri tutan bir anlam…

Kolektif bellek, bazen aşırı milliyetçiliği besleyebilirken, aynı zamanda uzlaşma için de bir araç olabiliyor. Buruma kitabını, şehre yazılmış bir “aşk mektubu” olarak tanımlıyor: kayıtsızlığın yıkıcı gücüne karşı tutkulu bir meydan okuma olarak…

Çeviri: Josef Kılçıksız

Kısacası Peraino’nun makalesi, Nazi Almanyası sırasında Berlin’de gündelik hayatın katlanılmaz devamlılığını ve sıradanlığını mercek altına alıyor. Yazar, özellikle savaşın en çetin safhalarında dahi Berlin halkının büyük bölümünün; alışveriş yapmak, kafelere gitmek, toplumsal rutinleri sürdürmek gibi yaşam pratiklerini mümkün olduğunca koruduğuna vurgu yapıyor: savaş koşullarında bile bireysel ve toplumsal alışkanlıkların ne denli dirençli olabileceğini gösteriyor.

Makale, “alışılmış hayatın devamlılğı” ile “rejimin şiddeti” arasındaki çarpıcı karşıtlığı öne çıkarıyor. Bir yanda cephelerden gelen yıkım haberleri ve artan bombardıman tehdidi, diğer yanda, tiyatroların açık kalması, restoranların hizmet vermesi ve insanların gündelik kaygılarla meşgul olması dikkat çekici bir ikilik yaratırken, bu çelişkinin, sadece bir inkâr hali değil, aynı zamanda psikolojik bir başa çıkma mekanizması olarak da işlevsel olduğunun altı çiziliyor.

Yazar ayrıca, Berlinlilerin bu “devam ediyormuş gibi yapma” hâlinin, rejimin propaganda stratejileriyle de iç içe geçtiğini belirtiyor. Normalleşme görüntüsü, hem iç kamuoyunu yatıştıran hem de rejimin kontrolünü pekiştiren bir araç hâline geliyor. Ancak bu yüzeysel sürekliliğin altında, artan korku, kıtlık ve belirsizlik giderek daha görünür hâle geliyor.

Makale, savaşın yalnızca cephede değil, şehirlerin gündelik dokusunda ve yaşamın alt katmanlarında kayıtsızlık formunda yaşandığını; bu deneyimin, dramatik kopuşlardan ziyade, sıradanlığın inadıyla şekillendiğini savunuyor.

Berlin örneği üzerinden, modern toplumların kriz anlarında bile “normalliği sürdürme” eğiliminin tarihsel bir süreklilik taşıdığı ima ediliyor.

Peraino’nun metni, İkinci Dünya Savaşı sırasında Berlin’in deneyimini, klasik “çöküş” anlatılarından farklı bir perspektifle ele alıyor. Savaşın gölgesinde süreklilik paradoksu; gündelik hayatın sürekliliğiyle iç içe geçen, daha karmaşık bir toplumsal deneyimin; alışkanlıkların ataletiyle sürdürülmeye çalışılan bir normalliğin kolektif tepkiyi kötürüm ettiğini gösteriyor.

Gündelik hayatın sürdürülmesi, bir tür varoluşsal direnç olarak da okunabilir. İnsanlar, alışkanlıklarını koruyarak gerçekliğin sarsıcı etkisini geciktirmişlerdir.

İnkâr, uyum ve bilişsel bölünme olarak tezahür eden bu durum, hayatta kalmanın psikolojik boyutunu oluşturuyor.

Savaş koşullarının, zamanla “yeni bir normal” hâline geldiği; olağanüstünün sıradanlaştığı, insanların aynı anda iki farklı gerçeklikte yaşadığı sosyallikler içinde süren, içsel ve dışsal yıkım.

Bu, insanların korkuyu yönetmesine yaramış olabilir, ancak faşizme karşı durmak denilen ahlaki duyarlılığın, aşınmasına da zemin hazırlamıştır.

Bu sürekliliğin, yalnızca toplumsal bir refleks olmadığının, Nazi Partisi ve devlet aygıtının, gündelik hayatın devamlılığını bilinçli biçimde destekleyerek normallikte bir iktidar tahkimi yaptığının altını çizmek gerekiyor.

“Hayat devam ediyor” görüntüsü, savaşın yıkıcı etkilerini perdeleyen, rejimin, kontrol kapasitesini tüm toplumsal katmanlara yaymasını sağlayan ve toplumsal kaosu sınırlayan ideolojik bir örtü şeklinde işliyor.

Normallik, rejimin siyasal olarak inşa ettiği bir gerçekliktir. Ne var ki bu yüzeysel istikrar, yoğunlaşan hava bombardımanlarının, altyapının çöküşünün, temel ihtiyaç maddelerindeki kıtlığın, zorunlu askerlik ve artan kayıpların, rejimin giderek artan sistematik şiddetinin basıncı altında kırılmaya başlıyor.

Peraino, Berlin’deki yaşamın alt katmanlarında biriken rejim habasetini ve öfke yığışımını ayrıntılandırıyor.

Makale, büyük anlatıların ötesinde mikro-tarihsel bir yaklaşım sergilerken, bu mikro kozmosun içine; insanların gündelik deneyimlerini, şehir yaşamının ritmini, sıradan insanların algı dünyasını, farkındalığı yüksek insanların etik krizlerini, ana akım medyanın manipülasyonlarını ve sürgünün ahlaki çıkmazlarını boca ediyor.

Böylece tarih, dramatik kırılmaların ötesinde, süreklilikler ve küçük sapmalar üzerinden okunuyor.

Berlin, modern toplumların kriz anlarında bile normalliği sürdürme eğiliminin, sıradanlığın etik ikilemini göstermesi açısından çarpıcı bir örnektir.

Normalliği sürdürme eğilimi; bir yandan psikolojik dayanıklılığın aracı, hayatta kalmanın ve faşizmle başa çıkmanın bir yolu, diğer yandan, şiddetin ve adaletsizliğin sıradanlaşmasına katkıda bulunup faşist iktidarı yeniden üreten bir dinamik.

Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu’nda, normalleşmenin, topluma hükmetmenin en kolay yollarından biri olduğunu söyler.

Ron Rosenbaum, medyanın, Hitler’in yükselme sürecine katkılarını “Kötülüğünün Kökenini Aramak” adlı kitabında açıklamaya çalışmıştı:

Münchener Post gazetesi gibi, Hitler’in temsil ettiği kötülüğün ne kadar tehlikeli olabileceğini gören medya dışında herkes, normalleşmeyi savunuyordu.

Organize kötülük söz konusu olduğunda, demokratik kurumlar ne kadar da kırılganlar.

Seçimler, demokrasinin zayıflığını, temel özgürlüklerin demagoji ve örgütlü rejim pratikleri ile nasıl kısıtlanabileceğini gösteriyor.

Faşizmin kavram aparatı da, terörü normallik altında gizlemeye yarıyor. Örneğin, Nazilerin Avrupa Yahudilerinin soyunu tüketme programı, nihai çözüm/ arınma (Endlösüng) gibi bir örtmece ile gizlenebiliyordu.

Bir siyaset yapma biçimi olarak normalleşme, sokağı ehlileştirmeyi de hedefine koyuyor: Önleyici müdahalelere ağırlık veren devlet stratejilerini öne çıkarıyor.

Sokağın, devleti yıkmaya yönelik eylemlerin ve dış mihrakların arenası olduğu algısı topluma yayılıyor.

Sokağa çıkanlar, ipleri iç ve dış düşmanların elinde olan kuklalar olarak damgalanıyorlar.

Hatırlayınız, sokakta rejimin şiddet repertuvarının kullanımının artması, Kristallnacht (9–10 Kasım 1938’de Nazi Almanya’sında Yahudilere yönelik olarak gerçekleştirilen, sinagogların yakıldığı, işyerlerinin talan edildiği ve kitlesel saldırıların yaşandığı pogrom) ile doruğa ulaşmıştı.

Felaket zamanlarında gündelik hayatı sürdürmenin, insanî bir direnç mi; yoksa tarihsel sorumluluğun ertelenmesi mi olduğu sorusu, bu okumanın sonunda bile hâlâ yanıtını arayan bir sorudur.

Kaynakça

The New York Times, March 16: With the Third Reich at War, Most Berliners Just Carried On. By Kevin Peraino.

Not: Çeviri, Josef Kılçıksız tarafından yapılmıştır ve yazının sonuna, Kılçıksız’ın kendi değerlendirmeleri eklenmiştir.


© Ek Dergi