menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gizli fatura

7 0
08.04.2026

Reuters haberine göre Yapay Zekâ için yalnızca Kuzey Amerika’daki veri mer­kezleri, 2025’te yaklaşık 1 trilyon litre su kullandı. Bu miktar kabaca New York ken­tinin yıllık su talebine denk. Üstelik sorun sadece toplam tüketim de değil.

Şirketle­rin yayımladığı sürdürülebilirlik raporları çoğu zaman eksik, parçalı ve saha bazında yetersiz. Google sahip olduğu ve kiraladı­ğı sahaları bildiriyor ama üçüncü taraf iş­letilenleri kapsam dışı bırakabiliyor. Ama­zon ve Microsoft ise toplam su kullanımını açıklasa da bunu saha düzeyinde ayrıştır­mıyor. Bu yüzden “yeşil teknoloji” cümle­si bazen gerçek bir iyileşmeyi değil, iyi pa­ketlenmiş bir belirsizliği tarif ediyor. Yapay zekâ çağının en rahatsız edici tarafı tam bu­rada başlıyor. Sektör kendisini hep sonuçla­rı üzerinden anlatıyor: daha hızlı arama, da­ha verimli üretim, daha akıllı yazılım, daha düşük maliyet, daha güçlü rekabet.

Madalyonun öteki yüzünde enerji rejimi var

Oysa yapay zekâ, su istiyor, elektrik is­tiyor, arazi istiyor, soğutma istiyor, iletim hattı istiyor. Ve bütün bu altyapı büyürken kamuoyuna anlatılan hikâye hâlâ neredeyse bütünüyle soyut bir ilerleme hikâyesi. Tek­noloji şirketleri geleceği satıyor; ama o gele­ceğin belediye suyu, yerel şebeke ve bölge­sel kaynak baskısı gibi son derece dünyevi maliyetleri çoğu zaman dipte kalıyor

İşin elektrik tarafı daha da çarpıcı. Ulus­lararası Enerji Ajansı’na göre veri merkez­leri 2024’te dünya elektriğinin yaklaşık yüzde 1,5’ine denk gelen 415 TWh tüketti. Aynı kurumun baz senaryosunda bu tüke­timin 2030’da yaklaşık 945 TWh’ye çıkma­sı, yani kabaca ikiye katlanması bekleniyor. Başka bir deyişle, yapay zekâ yalnızca dijital kapasite istemiyor; devasa bir enerji rejimi talep ediyor.

Bu talep öyle hızlandı ki, Microsoft, bü­yüyen AI veri merkezlerini beslemek için Chevron ve Engine No. 1 ile doğal gaz te­melli enerji tedariki üzerine çalışıyor; Blo­omberg’e dayandırılan haberde Texas’taki önerilen tesisin 2.500 megavatlık bir üre­tim hedefi olduğu aktarılıyor.

Mutlak çevresel yük açılanmıyor

Tam burada teknoloji şirketlerinin kur­duğu ahlaki anlatı ile ortaya çıkan mad­di tablo birbirine çarpıyor. Reuters’in ha­berinde yer alan yatırımcı girişimine göre Alphabet, 2020’de 2030’a kadar emisyon­larını yarıya indirme sözü vermişti; buna rağmen emisyonlar yüzde 51 arttı. Öte yan­dan Google’ın 2025 Çevre Raporu, şirketin 2024’te veri merkezi enerji emisyonlarını yüzde 12 azalttığını ve 4,5 milyar galon suyu yerine koyduğunu, tatlı su tüketimi için ika­me oranını yüzde 18’den yüzde 64’e çıkardı­ğını söylüyor.

Yani savunma hazır: verimlilik artıyor, yenilik geliyor, telafi mekanizmaları ku­ruluyor. Fakat asıl soruyu bu savunma ge­çersiz kılamıyor: Toplam sistem büyüme­ye devam ederken, iyileşme dilinin mutlak çevresel yükü gerçekten düşürüp düşürme­diğini kim net biçimde gösterecek? Yapay zekâ insanlığa hizmet eden bir ilerleme di­liyle anlatılıyor, ama doğayı çoğu zaman sa­dece lojistik bir girdi gibi görüyor.

Geleceğin ekolojik borcu

Reuters’te 1 Nisan’da yayımlanan ana­liz, AI sektörünün doğaya karşı sistematik bir körlüğü olduğunu, büyüme modelinin veri merkezleri, enerji kullanımı ve mine­ral çıkarımı üzerinden habitat yıkımını ya­pısal biçimde beslediğini söylüyor. Bu çok ağır ama doğru bir uyarı. Çünkü bugün AI tartışmaları iş kaybını, güvenliği, dezenfor­masyonu, jeopolitiği konuşuyor; fakat ay­nı iştahla su havzalarını, biyolojik çeşitlili­ği, arazi baskısını ve enerji kaynaklarını ko­nuşmuyor.

İnsana fayda vaadi, doğaya maliyetin üs­tünü örten yeni bir meşruiyet kalkanına dö­nüşüyor. Bu yüzden yapay zekâ meselesini artık yalnızca teknoloji başlığı altında oku­mak yetersiz. Karşımızda bir model var: ön­ce geleceği vaat ediyor, sonra altyapıyı bü­yütüyor, ardından tükettiği suyu, elektriği, araziyi ve emisyonu dipnotlara itiyor. Bu konunun asıl meselesi makinelerin ne ka­dar akıllandığı değil, o aklın doğaya neyi fa­tura ettiği.


© Dünya