Atlas ve Taşıyamadığımız Tüm Çocuklar
Şehirlerde yeni binalar dur durak bilmeden yükseliyor, AVM’ler çoğalıyor, caddeler ışıklandırılıyor. Eski mahallelerin yerinde cam cepheli yapılar, betonun içine sıkıştırılmış “modern hayat” vaatleri…
Bu parıltının altında ise başka bir hareket var. Giderek daha görünür, daha sert, karanlık, pervasız… Şiddet artıyor, şiddet yayılıyor, şiddetin yaşı küçülüyor. Ölüm, eskisinden daha hızlı ve daha soğukkanlı geliyor. Işıklı vitrinlerin arasında, biriktirilmiş aşağılanmaların, bastırılmış yoksunlukların, değersizlik duygusunun, yanlış öğretilmiş güç arayışının ve öğrenilmiş öfkenin patlamasıyla hayatlar söndürülüyor.
Üstelik bu öfke çoğu zaman kendiliğinden doğmuyor; besleniyor, yönlendiriliyor, kullanılıyor. Sokaklarda, çetelerin ve suç ağlarının gölgesinde büyüyen çocuklar, gördüklerini tekrar ediyor. Gücü nerede görüyorsa oraya öykünüyor. Bu karanlık düzen, en kolay şekil verebildiği yerden, çocuklardan güç devşiriyor.
Bir çocuğu daha bu karanlığa verdik. Bir evin daha ışığı söndü. Bir annenin zamanı, geri dönmemek üzere ikiye bölündü. Dünyaya bir kilo yüz gram olarak gelip tutunan, gülen yüzü, sağlıklı ilişkileriyle pırıl pırıl bir çocuk olan Atlas Çağlayan 17 yaşında, şiddeti bir var olma biçimi olarak üzerinde taşıyan, öfkeyle beslenen 15 yaşındaki bir çocuğun eliyle, kurban edildi. Atlas, dünyayı taşıması gereken yaşa gelmeden, dünya ondan vazgeçti.
Bu yazı, yalnızca Atlas’ı anmak için yazılmıyor. Bu yazı, parıldayan şehirlerin gölgesinde neden bu kadar çok çocuğun öldüğünü ve öldürdüğünü sormak için yazılıyor.
Karşımızda yalnızca bir suç yok. Karşımızda, suçu bir hak gibi gören, vicdanla bağını çoktan koparmış bir zihniyet var. Bu zihniyetin taşıyıcısı bu kez 15 yaşında bir çocuk. Bu çocuklar bu karanlığın ürünleri. Hangi noktada ne kadar farkındalar bilinmez fakat beslendikleri dilin, maruz kaldıkları öğretilerin ve büyüdükleri iklimin sonucu oldukları inkâr edilemez.
Düşünün… Bir annenin evladını öldürüyorsunuz. Ardından o anne tehdit ediliyor. Nefret yüklü mesajlarla, hiç tanımadıkları bir kadını hedef alıyorlar. Sanki ortada tarihe dayanan kişisel bir husumet, asırlık bir kan davası varmış gibi…
Bu, tek bir kişinin öfkesiyle açıklanamaz. Sınırlarını kaybetmiş bir pervasızlık hâli… Vicdanın ve insanlığın askıya alındığı bir eşik. Bir tür akıl tutulması.
Peki bu küstahlık nereden geliyor? Cevap tek bir yere işaret etmiyor ama ortak bir duyguda birleşiyor: Bedel ödemeyeceğine dair yaygın bir inançta. Ceza kavramının göz korkutan bir sınır olmaktan çıkmasında. Hatta içeride olmanın, en azından zihinsel olarak, “katlanılmaz” bir bedel gibi algılanmamasında, içerideyken günlük hayatın tüm konforları olmasa bile, hayatta kalmanın, beslenmenin, sağlık hizmetine erişmenin bir güven hissi yaratmasında…
Ahmet Minguzzi… Ata Emre… Hakan… Berkay…Şimdi de Atlas…
İsimler değişiyor, acı aynı yerde birikiyor. Hiçbiri tesadüf değil, kader de değil.
Onlarca suç kaydı olmasına rağmen kısa sürede tahliye edilen Nadir Türkmen’in, çıktıktan sonra kız kardeşini öldürmesi, annesini ağır yaralaması ve ardından kendi hayatına son vermesi de tesadüf değil.
Adana’da bir “baba”nın, eşiyle yaşadığı bir tartışmanın ardından 8........
