Okul Arayışları
“İnsan, sorumluluğunu başkasına devrettiği gün özgürlüğünü de devretmiş olur. Toplumlar için de kural değişmez. Medeniyetler yalnızca yöneticilerin değil; onları seçenlerin, alkışlayanların, sessiz kalanların ve gerektiğinde hesap sormayanların da eseridir.”
Her yaz, milyonlarca evde birbirine benzeyen bir bekleyiş yaşanır.
Sonra evlerin içinde görünmez hükümler verilmeye başlanır.
“İyi bir liseye gitti.”
“İstediği bölümü kazanamadı.”
LGS başka bir yaşın hikâyesidir; YKS başka bir eşiğin. Fakat toplumun bu iki sınava yüklediği anlam çoğu zaman aynıdır: Birkaç saatlik performansın, bir çocuğun ya da gencin geleceğine dair kesin hüküm verme hakkı taşıdığına inanırız.
Oysa sınav sonuçları açıklanmadan önce de çocuklar vardır.
Sonuçlardan sonra da vardır.
Bir puan, onların zekâsını bütünüyle anlatmaz. Bir sıralama, karakterlerini ölçmez. Bir yerleştirme sonucu, hayata ne katabileceklerinin kesin cevabı değildir.
Bunu söylemek, sınavları önemsiz görmek değildir.
Sınavın yerini doğru belirlemektir.
Çünkü LGS de YKS de sınırlı kontenjanlar karşısında seçim yapmaya yarayan araçlardır. Bir okulun, bir programın ya da bir bölümün kapasitesi sınırlıysa; başvuranlar arasında belirli ölçütlerle seçim yapılması kaçınılmaz hâle gelir. Tartışılması gereken, seçmenin varlığı değil; seçmenin neyi, hangi araçla, ne kadar adil ve ne kadar geniş bir bakışla yaptığıdır.
Bir sınavın ölçebildiği şeyler vardır.
Bir de ölçemediği şeyler.
Okuduğunu anlama, sayısal ve sözel muhakeme, belirli kazanımları kullanabilme, dikkat, süre yönetimi ve sınav stratejisi; elbette önemlidir. Bunlar küçümsenecek beceriler değildir. Fakat insan bundan ibaret de değildir.
Bir çocuğun sorumluluk duygusunu, üretme arzusunu, el becerisini, teknik merakını, dayanıklılığını, vicdanını, iletişim gücünü, başkasına fayda sağlama isteğini ya da bir güçlük karşısında yeniden ayağa kalkabilme kabiliyetini tek bir optik formun içine bütünüyle sığdırmak mümkün değildir.
Sorun sınavın varlığı değildir.
Sorun, sınavı insanın mutlak değeri hâline getirmektir.
Bugün eğitim tartışmalarımızın önemli bir bölümü de tam burada düğümleniyor. Çocuk istediği okula yerleşemezse okul suçlanıyor. Okul yetersiz görülürse öğretmen hedefe konuyor. Öğretmenlerin imkânları konuşulurken sistem suçlanıyor. Sistem tartışılırken yöneticiler işaret ediliyor.
Elbette her kurumun, her yöneticinin, her öğretmenin ve her velinin sorumluluğu vardır. Yetki taşıyanın vebali de büyüktür. Eğitimde aksayan yanları görmezden gelmek, çocukların geleceğine karşı duyarsız kalmak olur.
Fakat başka bir gerçeği de söylemek zorundayız:
Sorumluluğun herkesin üzerine dağıtıldığı yerde, çoğu zaman hiç kimse kendi payına düşenle yüzleşmez.
Bir toplum, geleceğini yalnızca sınavlara; umudunu yalnızca seçilmişlere; başarısızlığını ise yalnızca sisteme teslim ettiğinde önce sorumluluğunu, sonra da iradesini kaybetmeye başlar.
Çünkü medeniyetleri yalnızca yöneticiler kurmaz.
Yalnızca yöneticiler yıkmaz.
Bu satırları yalnızca uzaktan gözlem yapan biri olarak yazmıyorum. 1981 yılında ilkokula başlayan bir öğrenci olarak girdiğim eğitim dünyasında; öğretmen, veli, okul kurucusu ve eğitim yöneticisi olarak da bulundum. Bu uzun yolculuk boyunca, hükümetlerimiz tarafından Millî Eğitim Bakanlığı makamına toplam otuz dört bakan ataması yapıldığını gördüm. Bu sayı, otuz dört ayrı kişi anlamına gelmeyebilir; bazı isimler farklı dönemlerde yeniden görevlendirilmiş olabilir. Ancak değişmeyen gerçek şudur: Eğitim yönetimi, benim öğrencilikten öğretmenliğe; velilikten okul kuruculuğuna uzanan hayat çizgimde çok sayıda değişim yaşadı.
Bu durumun üzerinden, daha önce yayımlanan “Bir Nesil, İki Gerçek: Çanakkale’de Kayıp, Eğitimde İstikrarsızlık” başlıklı yazımda da durmuştum. Bugün aynı soruyu yeniden sormak gerekiyor:
Bir eğitim sistemi, yöneticileri sürekli değişirken istikrarı koruyabilir mi?
Öğretmenine güven verebilir mi?
Velisine öngörülebilir bir gelecek sunabilir mi?
Kaliteyi sürdürülebilir kılabilir mi?
Ve en önemlisi, her çocuk için gerçek anlamda fırsat eşitliği oluşturabilir mi?
Bu soruların cevabı, tek bir kişide ya da tek bir kurumda aranamayacak kadar büyüktür. Çünkü eğitim, bir seçim dönemi kadar kısa değil; bir neslin yetişmesi kadar uzun bir meseledir. Eğitimde alınan kararların gerçek sonuçları, çoğu zaman ertesi yıl değil; yıllar sonra ortaya çıkar.
Bu nedenle okul meselesini günlük tartışmaların, anlık öfkelerin ve kolay suçlamaların dışına taşımak zorundayız.
Okulun ne olduğunu yeniden düşünmeliyiz.
Sınavın ne olduğunu yeniden düşünmeliyiz.
Başarının ne olduğunu ise belki her şeyden önce yeniden düşünmeliyiz.
Sınav, yalnızca eğitim bürokrasisinin geliştirdiği bir araç değildir. İnsanlık, var olduğu günden beri kendini ortaya koyma, seçme, seçilme, uyum sağlama........
