Ahlakın Ekolojisi: Bazı Hayal Kırıklıkları Neden Siyasi Değil, Ahlakidir?
Bir hayal kırıklığını anlamaya çalışmak, onu yaşamaktan daha zor. Çünkü anlamaya çalışmak mesafe gerektirir, oysa hayal kırıklığı insanı tam ortasından yakalar. Bu yazıyı o gerilimle yazıyorum: Hem içeriden hem dışarıdan bakmaya çalışmanın yarattığı hafif baş dönmesiyle.
Ben bir ornitoloğum ve biyocoğrafyayla ilgilenen bir evrimsel biyoloğum. İşim, kuşlar üzerine çalışmak – türlerin dağılımlarının arkasındaki tarihi okumak, davranış kalıplarının altındaki mantığı anlamak. Kuş türlerinin dağılımlarının arkasındaki tarih bize ne anlatır? Neden belirli çevrelerde belirli davranış kalıpları ortaya çıkar? Hangi koşullar işbirliğini teşvik eder, hangileri çatışmayı artırır? Bir tür neden belirli bir yaşam stratejisini sürdürürken bir başkası farklı bir yol izler?
Yıllardır bu soruların peşinden gidiyorum. Son zamanlarda ise kendimi benzer soruları insan toplulukları için sorarken buluyorum.
Bu yazı, Mayıs 2026’da bir mahkeme kararının Türkiye’nin ana muhalefet partisinin kurultayını geçersiz saymasından, ardından parti genel merkezinde biber gazının da kullanıldığı polis müdahalesiyle yaşanan tahliye sürecinden ve bütün bunların yarattığı derin sessizlikten yola çıktı[1]. Ama asıl konusu o karar değil. Asıl konusu güven. Daha doğrusu güvenin nasıl aşındığı, insanların neden bazen öfkeden çok hayal kırıklığı hissettiği ve bazı siyasi kırılmaların neden yalnızca siyasi değil, ahlaki bir duygu yarattığı.
Bir evrimsel biyolog olarak bunun yalnızca siyasetle ilgili olmadığını düşünüyorum. Bu aynı zamanda insan doğasıyla, kurumlarla ve birlikte yaşama biçimlerimizle ilgili bir mesele.
Ahlakı çoğu zaman bireysel bir özellik olarak düşünürüz. İyi insanlar ve kötü insanlar vardır. İlkeli olanlar ve olmayanlar vardır. Oysa insan davranışına evrimsel açıdan baktığımızda tablo biraz daha karmaşık görünür.
İnsan türü milyonlarca yıllık tarihinde yalnız yaşayarak değil, işbirliği yaparak başarılı oldu. Güven kurabilen, karşılıklılık ilişkileri geliştirebilen ve ortak kurallara uyabilen topluluklar hayatta kalma konusunda avantaj elde etti.
Edward O. Wilson, 1975'te sosyobiyoloji[2] adını verdiği çerçevede şu soruyu merkeze aldı: Altruizm, sadakat ve cezalandırma gibi sosyal davranışlar evrimsel mekaniklerle açıklanabilir mi? Bu soru hem biyologları hem sosyal bilimcileri rahatsız etti; çünkü doğru yanıtlanırsa ne salt biyolojik determinizm ne de salt kültürel inşa yeterliydi. Wilson'a yöneltilen en güçlü eleştiri de buydu: İnsan davranışını genlere indirgemek, tarihi ve kurumları görünmez kılma riskini taşıyor. Wilson bu eleştiriyi sonradan epigenetik kurallar ve gen-kültür ortak evrimi kavramlarıyla yanıtladı; biyoloji kaderi değil, eğilimi belirler. Bu ayrım küçük görünür ama her şeyi değiştirir.
Bu nedenle adalet duygusu, verilen sözün tutulmasına yönelik beklenti ve haksızlığa verilen tepki yalnızca kültürel icatlar olarak düşünülmemeli. Evrimsel psikologların önemli bir bölümü bunların aynı zamanda evrimsel geçmişimizin parçaları olduğuna işaret ediyor.
Demokratik bir sistem içinde yaşadığını düşünen toplumlar çoğu zaman yalnızca kaybetmeye tepki vermezler, kuralların değiştiğini düşündüklerinde de tepki verirler. Bir seçimi kaybetmek elbette üzüntü yaratabilir. Ancak insanların hafızasında daha derin ve kalıcı iz bırakan şey çoğu zaman yenilginin kendisi değil, sonucun sonradan tartışmaya açılması, oyunun oynandıktan sonra kurallarının yeniden yazıldığı hissidir. Çünkü güven yalnızca sonuca değil, sürecin meşruiyetine duyulur.
Evrimsel psikoloji alanında yapılan çalışmalar, insan zihninin sosyal sözleşme ihlallerine karşı son derece hassas olduğunu gösteriyor (Cosmides & Tooby, 1992; Trivers, 1971). Jonathan Haidt ise ahlaki muhakemenin büyük ölçüde bu tür sezgisel tepkilerin ardından üretilen gerekçelerden oluştuğunu; adalet ve sadakat duygularının rasyonel hesaplamadan önce geldiğini gösterdi (Haidt, 2012). Bir kişi ya da kurum, ortak kurallardan yararlanırken aynı kurallara bağlı kalmıyormuş gibi göründüğünde insanlar güçlü bir rahatsızlık hissediyor. Bu duygu yalnızca rasyonel bir değerlendirme değil; aynı zamanda evrimsel geçmişimizden gelen bir alarm sistemi.
Belki de bu yüzden bazı olaylar yalnızca yanlış bulunmaz; adaletsiz hissedilir.
Yakın zaman önce yayımlanan mekânsal bir siyasi analiz, İstanbul’un 2019’daki iki seçimi arasında oy değişiminin rastgele dağılmadığını, komşu mahallelerin birbirine benzer davranarak kümeler oluşturduğunu gösterdi (Gülhan, 2025). Ben de bunu bir biyocoğrafyacı gözüyle siyasetin ekolojisi başlığıyla değerlendirmiştim[3]. Bir mahalledeki artış, komşu mahallelere zincirleme biçimde yayılıyordu. Siyasi güven, tıpkı ekolojik yayılım gibi, fiziksel temas ve yerel ağlar üzerinden hareket ediyordu.
Ahlaki Hayal Kırıklığı
Ahlaki hayal kırıklığı, yalnızca beklentinin boşa çıkması değil; kişinin kendisini bağladığı değerler dünyasının içeriden ihlal edildiğini hissetmesidir.
Bu satırları yazarken kendimi dışarıdan bakan bir gözlemci olarak konumlandırmam mümkün değil. Çünkü sözünü ettiğim hayal kırıklığı benim de parçası olduğum bir duygudan besleniyor.
Bir zamanlar oy verdiğim, desteklediğim ve belirli demokratik ilkeleri temsil ettiğine inandığım bir siyasal figürün bugün o ilkelerle arasına mesafe koyduğunu düşünüyorum. Bu nedenle yaşanan kırılmayı yalnızca siyasi bir görüş ayrılığı olarak değerlendiremiyorum.
Çünkü bazı hayal kırıklıkları siyasi değil, ahlakidir.
İnsan bazen bir kişiyi değil, o kişinin temsil ettiğine inandığı değerleri kaybeder. Bir liderin değiştiğini görmek; yalnızca bir insanın farklı bir yerde durduğunu değil, onun üzerinden savunulduğunu sandığınız ilkelerin de ne kadar kırılgan olduğunu gösterir. Sarsıcıdır. Sancı verir.
Belki de bu yüzden en derin kırılmalar rakiplerimizin davranışlarından değil, kendi tarafımızda gördüğümüz tutarsızlıklardan doğar. İnsan karşı çıktığı kişilerden değil, güvendiği kişilerden hayal kırıklığına uğrar.
Bu yazı biraz da bu duygunun nereden geldiğini anlamaya yönelik bir deneme.
Ahlak Bir Ekosistemse
Ancak biyoloji tek başına yeterli değildir.
Mesela bir tohumun neye dönüşeceğini yalnızca genleri belirlemez. Toprak, su, iklim ve çevresindeki diğer canlılar da önemlidir. Benzer şekilde ahlaki eğilimlerin varlığı da ahlaki davranışın ortaya çıkmasını garanti etmez.
İnsanların içinde yaşadığı kurumsal çevre önemlidir.
Bazı sistemler güven üretir.
Bazıları korku üretir.
Bazıları hesap verebilirliği ödüllendirir.
Bazıları ise sadakati ilkenin önüne koyar.
Bu nedenle ahlakı yalnızca bireylerin karakteriyle açıklamak eksik kalabilir. Ahlak aynı zamanda bir ekosistem özelliğidir.
Bu düşünceyi yıllar önce biyolog Edward O. Wilson da farklı bir bağlamda tartışmıştı. Wilson’a göre insanlığın temel çelişkilerinden biri şuydu: Taş Devri’nden kalma duygulara, çok daha sonra oluşmuş kurumlara ve neredeyse sınırsız bir teknolojiye........
