menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“Çerçeve”yi Doldurmak

36 0
03.09.2026

Sırf, “Terörsüz Türkiye” gibi “Kürt sorunu”nun en indirgenmiş tanımına özgü bir amaç ilanıyla başlamış bir sürecin, iki yılı aşkın görüşme ve tartışmalardan sonra; ismi “milli kardeşlik, dayanışma ve demokrasi” gibi gayet kapsayıcı ve derinlikli kavramlarla bezenmiş bir komisyonun hazırladığı bir “Çerçeve Yasa”nın mecliste çok yüksek bir oy çoğunluğu ile kabul edilmiş olması ile sonlandığı bilgisinden hareket eden bir akıl yürütmenin varabileceği yegâne sonuç; bu dönem içerisinde söz konusu ülkede iyimserliği hayli güçlendiren orta çapta bir zihniyet dönüşümü olduğu, başlıca tarafların büyük çoğunluğu arasında bir uzlaşma arzusu ve empati havasının gelişip yaygınlaştığı şeklinde olabilirdi.

Ancak yaşadığımız gerçeklikte böyle bir sonucun olmayacağı; bunun ne beklendiği ne de istendiği başından belliydi. Sürecin Türkiye toplumunda kardeşlik ve dayanışma duygularını güçlendirme, demokrasiyi geliştirme gibi amaçlar da taşıdığına dair hükümet tarafından edilen sözleri kendisinin bile zerre ciddiye alacak hali yoktu. Dolayısıyla da PKK’nın bir silahlı mücadele örgütü olarak kendini feshetmesinin herkesçe olumlu karşılanması dışında, taraflar ne sorunun kaynağı ve tanımı ne de çözümü konusundaki görüşlerinde, üsluplarında hiçbir değişime gerek duymadan ve iktidar –AKP-MHP– cenahının özellikle ana muhalefet partisine yönelik politikalarının rekabet sınırını çoktan aşıp düşmanlık çizgisinde hızlanarak sürdürüldüğü koşullarda PKK’nın entegrasyonuna dair düzenlemeyi onayladılar.

Burada elbette çoğunluğu oluşturan “ılımlı” milliyetçiliklerden bahsediyoruz. Buna karşılık Türkiye kamuoyunda seslerini duyurma imkânı asla olmamış ama Kürt diasporasında hayli etkili olan –radikal– Kürt milliyetçi çevreler ile birkaç partide temsil edilen otantik Türk milliyetçi cephe ve CHP-Yeni Parti cenahında epeyce güçlü “ulusalcı” kanatlar bu uzlaşmayı kesin bir dille baştan itibaren veto ettiler. Karşı çıkışlarının temel gerekçesi yasa metninde milliyetçiliğin birincil tanım ölçütü olan galip-mağlup ayrımının muğlak bırakılmış olmasıydı. Kürt milliyetçileri bu muğlaklığı mağlubiyetin kabullenilmesi olarak ilan edip reddettiler; Türk milliyetçileri ise PKK’ya yenildiğini tescil ettirecek tam teslim oluş koşulları dayatılmadığı için karşı çıktılar.

Türk(iye) ulus-devletinin teşekkül sürecinin ve bu sürecin doğal ideolojisi olan Türk milliyetçiliğinin bakış açısı içinde oluşmuş bir sorun olarak Kürt sorununa dair hemen her konuyu bu terimler üzerinden değerlendirmek gayet yerleşik bir teamül olduğundan; inisiyatifi başlatan hükümet de onunla işbirliğini kabul eden Abdullah Öcalan liderliğindeki DEM Parti-PKK kanadı da bu karşı çıkışlarla polemiğe girmekten titizlikle kaçındı. Özellikle hükümet kanadının daha düne kadar Kürt sorununa, PKK’ya ve Öcalan’a dair söylediklerinde hakaret, aşağılama ve ağır suçlama içermeyen cümle bulmak zorken, kamuoylarını bunlarla yoğuragelmişlerken, şimdi bir uzlaşma diliyle konuşuyor olmalarını milliyetçiliğin dili ve mantığı içinde gerekçelendirmeleri zaten mümkün olamazdı. Ama milliyetçiliğin dili kendinden zayıf olana karşı mütehakkim; güçlü, üst statüde olana ise kölece bir üslupla konuşmaya koşullu ve talimli olduğundan,  Erdoğan da MHP lideri de kendi kamuoylarını ikna zahmetine bile girmediler. Milliyetçiliğin mantığında liderlerin tavır, dil ve üslup değiştirmelerinin hesabını verme, gerekçelerini açıklama zorunluluğu yoktur. “En tepedeki(ler)in bir bildiği vardır” argümanı bu zorunluluğun iptaline yeter çünkü. O nedenle epeyce uzun bir süre AKP ve MHP’nin orta, üst düzey kadrolarının büyük kısmı bile, liderlerinin Öcalan’ın........

© Birikim