Bir Düzen Ne Zamana Kadar Yasal Olduğu İçin Meşrudur?
Türkiye’de sanayi, inşaat ve ticaret-hizmet sektörlerinde ücretli çalışanların sayısı bu yılın haziran ayında 16 milyon 300 bini aştı.[1] Madencilik ve taş ocakçılığının payı bu toplam içinde yaklaşık 140 bin kişi, yani yüzde birin altında kalıyor.[2] Ağustos ayında Ankara’ya yürüyenler ise bu küçük payın içinden yalnızca birkaç yüz madenciydi. Buna rağmen gündemi haftalarca onlar belirledi. Ödemeler ancak onların kararlı bekleyişiyle başladı ve eylemin faturası sendika yöneticilerinin tutuklanması oldu. Sayısal varlık ile yaratılan toplumsal etki arasındaki bu bariz uçurum, başlı başına kuramsal bir çözümlemeyi hak ediyor.
Türkiye’deki madenciler işçi sınıfının nicel çoğunluğunu oluşturmasalar da onun kolektif tahayyülünü temsil ediyorlar. Sokaklarda haykırdıkları gerçekliği, maaşı yatmayan, kıdemi ödenmeyen ve sürekli oyalanan geniş emekçi kesimler bizzat kendi hayatlarından tanıyor. Dahası, Ankara’da tanık olunan sürecin tamamı biçimsel olarak yasal kılıfa sahipti. Ödeme planı dayatmak, sendikacıyı sosyal medya paylaşımlarıyla tutuklamak ve işçisine borç takan işletmecinin ruhsatını korumak mevzuatın sınırları içindeydi. Ancak yaşananlar, bir uygulamanın yasaya uygun düşmesinin onu hakkaniyetli saymaya yetmediğini açıkça kanıtladı.
Olayların başlangıcı nisan ayına uzanıyor. Yıldızlar SSS Holding bünyesindeki Doruk Madencilik’in Eskişehir Mihalıççık ocağında çalışan yüz elli işçi,[3] ödenmeyen maaşlar, biriken kıdem hakları ve zorunlu ücretsiz izin uygulaması üzerine başkente yürüdü. Bağımsız Maden-İş öncülüğünde il sınırından yola çıkan madencilerin dokuz günlük yürüyüşü, 20 Nisan’da Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı kapısında noktalandı. İşçiler gasp edilen paralarıyla birlikte ocağın yeniden kamuya devredilmesini de talep ediyordu. Yol boyunca Sendika Genel Başkanı Gökay Çakır ile Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu gözaltına alınıp serbest bırakıldı. Bakanlık önüne varan işçiler ise açlık grevine başladılar.[4] Nihayet nisan sonunda İçişleri Bakanlığı’nda yapılan görüşmeler uzlaşmayla bitti ve birikmiş alacaklar, üç bakanlığın garantör sıfatıyla imzaladığı bir ödeme takvimine bağlandı.[5]
Ancak varılan mutabakat takvimi yaz aylarında işletilmedi ve holdinge bağlı diğer işletmelerde de ücret gecikmeleri baş gösterdi.[6] Ağustos ayının ilk yarısında madenciler yeniden Ankara’ya geldiler, fakat bu kez iki farklı sendikal çatı altında ve iki ayrı mekânda konumlandılar. Bağımsız Maden-İş üyesi Doruk Madencilik işçileri Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde oturma eylemine başlayarak nöbeti on yedi gün boyunca sürdürdü. Türkiye Maden-İş üyesi olan Doruk ve Eti Gümüş işçileri ise eylemlerini doğrudan holdingin Ankara’daki merkez binası önüne taşıdı. Bakanlık önündeki işçi temsilcileri holding sahibiyle masaya oturdu ve maaşların gün içinde yatırılacağına dair güvence aldı. Ne var ki bu taahhüt yine karşılık bulmadı.[7] Kolluk kuvvetleri önce madencileri gözaltına alıp bıraktı, sonra sendika yöneticilerine yöneldi. 25 Ağustos akşamı sendika heyeti holdingle görüşmeye oturdu, görüşme gece yarısını geçtikten sonra bitti ve alacakların dört eşit parçaya bölünmesi, ilk parçanın hemen, kalanının kırk gün içinde ödenmesi kararlaştırıldı.[8] Sendika ertesi sabah varılan mutabakatı kamuoyuna duyurarak planlanan kitlesel yürüyüşü askıya aldı. Aynı gün savcılık Çakır ve Aksu için tutuklama talep etti ve iki isim sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek halkı kin ve düşmanlığa tahrik iddiasıyla tutuklandı.[9] 27 Ağustos’ta ilk ödeme diliminin hesaplara geçmesiyle Bağımsız Maden-İş üyeleri eylemi oybirliğiyle sonlandırıp memleketlerine döndüler.[10] Buna karşın holding binası önündeki bekleyiş sürdü. Türkiye Maden-İş üyesi madenciler 2016 ile 2023 yılları arasında biriken ve yaklaşık 200 milyon lirayı bulan kıdem tazminatları için şirketin borcu zamana yayan cüzi ödeme teklifini geri çevirerek hak edişlerinin tamamı karşılanana dek alanı terk etmeyeceklerini ilan ettiler.[11] Tutuklama kararlarına karşı üç yüzü aşkın avukatın imzasıyla kapsamlı bir itiraz yapıldı.[12] Aksu 1 Eylül’de Sincan Cezaevi’nde süresiz açlık grevine başladı[13] ve iki sendikacı 4 Eylül günü, on günlük tutukluluğun ardından, adli kontrolle serbest bırakıldı.[14]
Bu kronoloji iki ayrı işçi grubunun zıt tutumlarını aynı anda içeriyor. Yaşananları tekil ve homojen bir kahramanlık anlatısına indirgememek gerekir. Uzlaşma kadar reddetme de aynı sınıf dinamiğinin parçasıdır. Olayın çok boyutlu yapısı, sınıf içi çelişkiler ve güç dengeleri ancak bu karşıt tutumlar birlikte çözümlendiğinde görünür hale gelir. Bağımsız Maden-İş dört parçalı somut planı kabul ederek eylemi sonlandırdı, Türkiye Maden-İş ise ucu açık ödeme dayatmasını reddederek alanda kaldı. Yine de ağustos sonuna gelindiğinde iki grup ortak bir eşikte buluşarak soyut vaatlere itibar etmeyi bıraktı. Bakanlık önündeki kitle, para fiilen hesaba geçmeden sokaktan çekilmedi ve yalnızca ilk dilimi peşin, kalanı ise kırk günle sınırlandırılmış kesin bir takvim karşılığında dağıldı. Holding önündeki işçiler ise şirketin nakit akışına ve keyfiyetine endeksli bir ödeme belirsizliğini baştan reddetti. Klasik borçlar hukuku çerçevesinden bakıldığında her iki tutum da alışılagelmiş piyasa rasyonalitesine aykırı görünmektedir. Zira borçlunun likidite sıkıntısı çektiği hallerde alacağın taksitlendirilmesi, faiz ve hukuki güvenceyle birlikte düşünüldüğünde, alacaklı açısından makul bir seçenektir ve süreç resmi bir ödeme planına bağlanarak tahsilat güvence altına alınmış olur. Oysa madencilerin rasyonalitesi bütünüyle başka bir ölçüye dayanıyordu.
Madencilerin talebini basit bir alacak uyuşmazlığının ötesine geçerek kavramak gerekir. Ödenebilir bir borç ile ifa edilmesi ahlaken ve fiilen zorunlu olan bir borç birbirinden farklı mahiyettedir. Şirket işçilere kendi finansal ödeme kapasitesini gerekçe olarak öne sürerken madenciler borcun ontolojik niteliğine dayanıyordu. Şirketin nakit akışına ve keyfiyetine endekslenmiş bir ödeme dayatması, çoktan harcanmış ve bedeni tüketilmiş bir geçmiş emeği, geleceğe ertelenebilir sıradan bir mali kaleme indirgemekteydi. Tam bu noktada Karl Polanyi’nin hayali meta kavramına başvurmak gerekir. Emek bir meta gibi alınıp satılmakta ancak satılmak üzere üretilmemektedir ve sözde meta emek, onun sahibi olan insanı etkilemeksizin sağa sola taşınamaz, istenildiği gibi kullanılamaz, hatta kullanılmadan bırakılamaz.[15] Ücretin geciktirilmesi emeğin ötelenmesi, emeğin ötelenmesi ise bir insanın o ayki yaşamının askıya alınmasıdır. İşçilerin kabul ettiği uzlaşma ise bu belirsizliği ortadan kaldıracak biçimdeydi. Ödeme miktarları dilimlere ayrıldı, vade kırk günle sınırlandırıldı ve ilk meblağ hesaba geçmeden eylem sonlandırılmadı. Bu tavır, ‘benden emeğimi böylesi bir pazarlık konusu yapmamı istemeye hakkınız yok’ diyen temel bir ahlaki sınırı çizmektedir.
Madencilerin bu ahlaki duruşu, tarihçi E. P. Thompson’ın İngiliz işçi sınıfı ve halk isyanları üzerine geliştirdiği klasik analizi akla getirmektedir. Thompson on sekizinci yüzyıl İngiltere’sindeki ekmek isyanlarını incelerken, salt açlığın kör bir refleksi sayılan eylemlerin ardında derinlikli bir meşruiyet düzeni tespit etmişti.[16] Kıtlık dönemlerinde kasabalı yoksullar fırınlara ve tahıl ambarlarına yürüyordu, ancak yaşananların sıradan bir yağmayla hiçbir bağı bulunmuyordu. Kalabalık una el koyuyor, ekmeği geleneksel adil fiyattan[17] sattırıyor ve elde edilen bedeli fırıncının tezgâhına bırakıyordu. Aç bir insanın refleksi ekmeği kapıp kaçmaktır, parayı tezgâha bırakan insan ise yerleşik bir toplumsal kuralı fiilen uyguladığı bilinciyle hareket eder. Thompson’ın ortaya çıkardığı asıl gerçeklik, insanların iktisadi ilişkilerin normatif sınırlarına dair ortak bir anlayış taşıdığı ve bu sınırlara yönelik bir tecavüzün, yaşanan fiili yoksunluk kadar doğrudan eylemin de temel tetikleyicisi olduğuydu. Üstelik bu kuralların zihinsel zeminini bizzat egemenlerin kendisi inşa etmişti. Adil fiyatın ahlaki çerçevesi yüzyıllar boyunca ekmek narhı uygulamaları,[18] 1630 tarihli Emirnameler Kitabı gibi kraliyet düzenlemeleri ve istifçiliği kürsüden lanetleyen kilise vaazlarıyla işlenmişti. Kalabalık, egemenlerin artık uygulamaktan kaçındığı bu ilkeleri bizzat onlardan öğrendiği dille egemenlere karşı çeviriyordu. Halkın ahlaki ekonomisi adaleti sağlamak için doğrudan eylemi meşru sayarken, egemenlerin paternalist aklı bu eylemselliği asla onaylamıyordu.
Ankara’daki direnişin devletle kurduğu bağ da böylesi somut bir çelişkiye dayanıyor. Çünkü işçilerin ileri sürdüğü talep, bizzat devlet kurumlarının verdiği taahhütlere dayanıyordu. Anayasa yeraltı kaynaklarını devletin hüküm ve tasarrufu altında sayar, işletme hakkını devlete verir ve devlet bu hakkı şirketlere ancak belirli sürelerle devredebilir.[19] Dolayısıyla Mihalıççık’taki kömür yatağı devletin hüküm ve tasarrufu altındaydı ve işletme hakkı devlet tarafından belirli koşul ve sürelerle özel şirkete devredilmişti. Üstelik devlet bu madene dışarıdan bir hakem gibi de yaklaşamazdı. Ocağa 2016’da el konulmuş, işletme TMSF’ye devredilmiş, tam altı yıl boyunca bizzat devlet eliyle işletilmiş ve 2022’de Yıldızlar SSS Holding’e ihale edilmişti.[20]........
