Bilal Erdoğan, rapor ve Alican Uludağ: Üç farklı olay, tek bir amaç
Geçen hafta BirGün gazetesinde iki gün boyunca Doç. Dr. Yonca Özdemir’in kaleminden otoriter ülkeleri ve liderlerini okuduk. Birçok ülkede benzer kişiliklerin, benzer yöntemlerle iktidara gelmesi tesadüf değil.
Otoriter ülke iktidarları; medya ile kurdukları ilişki, ekonomi ve siyaset ilişkisi, yargı üzerindeki tahakküm ve muhafazakâr dil gibi onlarca benzerlik taşıyor. Bu ülkelerin diğer bir ortak özelliği de iktidardaki isimlerin koltuklarını sadece aile bireyleriyle paylaşmaları.
Arjantin’de Milei’nin kız kardeşi, ABD’de Trump’ın oğlu, kızı ve damadı, Macaristan’da Orbán ailesinin neredeyse tamamı, Azerbaycan’da Aliyev’in eşi; Türkmenistan, Özbekistan derken liste uzayıp gidiyor.
Benzer bir hikâye Türkiye için de geçerli. Yaklaşık çeyrek asırlık AKP iktidarı, aynı zamanda "Erdoğan iktidarı" olarak da okunmalı. Özellikle son 15 yıldır Erdoğan ailesi fertlerinin iktidarda belirleyici rol üstlendiğine tanıklık ettik. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan Bayraktar, 2010-2016 döneminde resmi ve gönüllü katkılarıyla Başbakan Danışmanı statüsündeydi. Damat Berat Albayrak, 2015-2020 tarihleri arasında bakanlık görevinde bulundu; kabinede "ikinci adam" olarak anıldı, medya dünyasında hatırı sayılır bir güce sahip oldu. Ve son olarak Bilal Erdoğan sahneye çıktı. Öyle ki bir anlamda veliaht muamelesi gördü.
KOMİSYON RAPORU VE ÜLKE DEMOKRASİSİ
Yukarıdaki değerlendirmeyi akılda tutarak geçen hafta yaşananlara hızlıca bir bakalım. En önemli gündem; Meclis’te oluşturulan komisyonun raporu tamamlayıp kamuoyuyla paylaşmasıydı. Eleştiriler olsa da rapor neredeyse tüm komisyon üyelerinin oyunu alarak kabul edildi ve tartışmanın ikinci aşamasına geçilmiş oldu.
İktidar cenahından gelen ilk açıklamalardan anlaşılan seçime kadar anayasa sosu eklenmiş, bulamaç hâle gelen bu tartışma gündem masasından eksik olmayacak.
AKP, MHP ve son olarak DEM Parti, önceliklerinin bu konu olacağını beyan etti. DEM Eş Başkanı Bakırhan, gazetecilere "Erken seçim gündemimiz yok. Bizim meselemiz 100 yıllık kadim bir sorunu çözmek" diyerek kendilerine göre durumu izah etmiş oldu. Muhtemelen DEM Parti, birlikte hareket ettiği siyasi yapılara da demokrasi mücadelesi çerçevesinde bu gündemi önerecek.
Muhalefet cenahında raporu eksik bulan da oldu, fazla bulan da. "Konuşalım" diyen de oldu, "Bu iş bitti" diyen de. Bu fikir ayrılıklarının bugün için çok fazla önemi yok. Yeter ki ülkede demokrasi mücadelesini sekteye uğratacak bir adıma "evet" denmesin. Daha net ifadeyle muhalefet güçleri; iktidar blokunu meşrulaştıracak, ona kuvvet verecek hiçbir tartışmanın içinde olmamalı; bu tür meselelerden uzak durmalı. Erdoğan’ı yeniden seçtirecek, rejimi kalıcılaştıracak anayasa dâhil her tartışmadan uzak durulmalı.
İktidar cenahında sürece dair kafa daha berrak. Kurtulmuş önderliğinde, AKP ve MHP’nin koçbaşı olacağı yeni bir "demokrasi süreci" ile muhalefet blokunun bir bölümünü tartışmanın içine çekmek istiyorlar. Raporda yer alan AİHM ve AYM kararlarına uyulması, gerekirse bununla ilgili düzenleme yapılması ve infaz düzenlemesi gibi önermeler de bu konuda işlev görecek. Hatta raporda basının özgürlük alanının genişletilmesi gibi kavramlar bile var.
Öte yandan raporun açıklandığı saatlerde gazeteci Alican Uludağ’ın tutuklanması, görüntü ile niyet arasındaki farkı göstermesi açısından çok önemli bir gelişme.
ULUDAĞ’I NİÇİN TUTUKLADILAR?
Alican Uludağ, hiç tartışmasız Türkiye’nin en iyi yargı muhabirlerinden biri. İşinde titiz, kaynakları güçlü; bu özellikleriyle de iktidarı rahatsız eden bir gazeteci. Hiçbir hukuki norma sığmayan gerekçelerle tutuklandı. Bu açıdan meseleyi sosyal medya paylaşımından ya da bir haberden tartışmak çok anlamsız.
Uludağ’ın beyanında olduğu gibi tutuklama esas olarak Akın Gürlek’in bakanlığa getirilmesiyle ilişkili. Birincisi; Gürlek’in önemli davalarla ilgili atacağı adımlar konusunda ayak bağı olacakların ortalıkta dolaşması istenmiyor. Dışarıda kalanların bu gözdağı sonrası susacağı öngörülüyor.
İkincisi; Gürlek’in göreve gelmesini istemeyen hatırı sayılır bir AKP’li kesimin olduğu da bir gerçek. O cenahtan sızacak bilgilerin gazetecilere ulaşması istenmiyor. Bir anlamda sadece Alican Uludağ değil, onun yargı içindeki haber kaynakları da devre dışı bırakılıyor. Unutulmasın ki AKP’nin yeniden seçim kazanıp, rejimin kalıcılaşması için ellerindeki en önemli aparat yargı. Bu nedenle rejim, kelimenin gerçek anlamıyla yargıyı gözü gibi kolluyor; her türlü eleştiriden muaf bir noktada tutmak istiyor. Alican bu nedenle tutuklu.
TÜRKİYE BİLAL’E HİÇ HAZIR DEĞİL
Gelelim tüm bu konuların Bilal Erdoğan’la ilişkisine. Yazının başında da anlatmaya çalıştığımız gibi dünyada son 20 yılda kendini gösteren yeni otoriter ülkelerde iktidarların tercihi "mutlak aile sadakati" olmuştur. Bu, o iktidarlar için bir zorunluluktur; iktidarda kalma motivasyonlarının önemli bir nedeni de budur.
Saray rejimi hem bugünü hem yarını kurtarmak zorunda. AKP, milletin ne dediğini önemsemeden devleti ele geçirme yöntemiyle iktidarda kalabileceğini düşündü. Ama en nihayetinde Türkiye, otoriter yanı iyice baskın olsa da seçimlerin yapıldığı bir ülke. Seçimden ila nihaye kaçmak mümkün değil. Ve seçim kazanmak, öyle ya da böyle halkın rızasını almaktan geçiyor.
Saray iktidarı durumun farkında ve bugünden çözüm üretiyor. AKP; devletin tüm kurumlarını, sosyal medya dâhil tüm iletişim kanallarını, spor kulüpleri dâhil tüm sivil alan örgütlerini kendine, daha doğrusu Bilal Erdoğan’a göre dizayn etmek istiyor. Düne kadar kabinenin en güçlü isimlerinin bir anda üstünün çizilmesi de bunun bir parçası.
Bu hamlelerle halkın gönlünde rıza üretemeseler bile "bunlar değişmez, yenilmez" duygusunun yerleşmesini istiyorlar.
Peki, bu mümkün mü? Asla.
Erdoğan, Afrika dönüşü uçakta gazetecilere CHP’yi değerlendirirken "Siyasetin dinamikleriyle açıklanamayacak kadar karışık" demişti. Benzer bir cümleyle bitirelim:
Saray rejiminin Türkiye’nin bugünü ve yarını için kurduğu plan; ülke dinamikleriyle taban tabana zıt, ülke insanı ile kavga eden boş bir hayaldir.
