Gözün aydın
Özel haberlerimizi ve günün öne çıkan gelişmelerini kaçırmamak için BirGün’ün WhatsApp kanalını buraya dokunarak hemen takibe alabilirsiniz.
Tatilde nadasa yatmış bir halde yazmak üzerine düşünüyordum. Yazmak deyince aklıma ilk Marguerite Duras gelir. Yazmaya dair düşüncelerine kafa yorarken, sahilde bir anne ile ergen kızı arasındaki diyaloğa tanık oldum. "Müzisyen olacaksın da ne olacak? Aklın bir karış havada. Otur matematik çalış." Kızının cevabı çok sertti: "Konservatuara gideceğim. Sizinki gibi sıkıcı bir hayatım olmayacak." Duras’ın ‘Sevgili’ adlı romanında da böyle bir sahne vardı.
Genç kız annesine yazar olmak istediğini söylüyordu romanda. Cevap yok; bakış hemen başka yöne çevriliyor, küçük bir omuz silkme. Duras, o omuz silkmeyi "unutulmaz" diye yazmıştı ve teşhisi tek sözcükle koymuştu: Kıskanç. Sahnenin asıl yarası hasetten daha derindi: Kız, sevincini götürdüğü yerde bir muhatap bulamıyordu. Kafka da babasına söyleyemediklerini bir mektuba dökmüş, iletmesi için annesine vermişti; mektup babasına hiç ulaşmadı. Anne ya da baba, çocuğunun arzusuyla her zaman sevinemiyor; bazen o arzu onlara kendi vazgeçtiklerini, yaşayamadıklarını, olamadıklarını da hatırlatıyor. Sessizlik ya da küçümseme biraz da buradan doğabiliyor. Kimse bu duygulardan muaf değil; asıl sorun duygunun kendisinden çok inkârında. Haset yalnızca akranlar arasında yatay dolaşmıyor, bazen yukarıdan aşağıya doğru da........
