menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Komünizmin makineleri

6 0
yesterday

Yapay Zekâ: Emek, Savaş, Sömürgecilik serimizin ilk bölümünde, sömürgede kurulan kayıt sistemlerinden Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın menzil hesaplarına, oradan İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın uçaksavar tahmin devrelerine ve sibernetiğin kurumsallaşmasına uzanan hattı izlemiştik. Bölüm, Şili’de Cybersyn deneyiminin darbeyle kesilmesiyle ve iki soruyla kapanmıştı: Hesaplama kapasitesi toplumsal üretimin bütününü kavrayabilir mi? Piyasanın kendiliğinden düzeni mi yoksa bilinçli planlama mı toplumsal emeğin karmaşasını çözer? İkinci bölüm, bu soruların Sovyetler Birliği’nde aldığı cevabın izini sürüyor. Elektrifikasyon planından savaş ekonomisine, oradan üye ülkeler genelinde bir bilgisayar ağı tasarısına uzanan hattı, bu hattın hangi noktada kesildiğini ve aynı yıllarda makinenin düşünüp düşünemeyeceği üzerine yürüyen felsefi tartışmayı birlikte ele almaya çalışıyor.

Yapay Zekânın Politik İnşası

1917 Ekim Devrimi’nden sonra Sovyetler Birliği’nde üretim araçlarının toplumsallaştırılması, iktisat çevrelerinde daha ilk yıllarda yeni bir tartışma başlatır. Piyasa olmadan bir ekonominin kaynaklarını nasıl dağıtacağı sorusu, o güne dek kuramsal bir varsayım olarak kalmışken artık kurulmakta olan bir toplumun gündelik sorunu haline gelir.

Avusturyalı iktisatçı Ludwig von Mises ise 1920 tarihli yazısında üretim araçlarında özel mülkiyet kalkarsa sermaye mallarının alınıp satılamayacağını, alınıp satılmayan bir şeyin fiyatı olmayacağını ve fiyat olmadan da iki farklı üretim tekniğinin hangisinin daha az kaynak harcadığının hesaplanamayacağını ileri sürer. İddia teknik bir sav gibi sunulur, oysa dayandığı öncül baştan mülkiyet ilişkisine bağlanır.[1] Mises’in savına Polonyalı iktisatçı Oskar Lange 1936 ve 1937’de yayımlanan iki yazısında, merkezi bir planlama kurulunun piyasanın yaptığı işi taklit edebileceğini savunarak cevap verir. Kurul her üretim aracı için bir muhasebe fiyatı ilan eder, stok birikince fiyatı düşürür, kıtlık başlayınca yükseltir. Deneme yanılma böylece piyasadan alınıp bir kurulun masasına taşınır.[2]

Lange’nin önerisine sağdan verilen cevap Friedrich Hayek’ten gelir. Hayek 1940’ta Lange’ye doğrudan cevap verir ve kurulun fiyatları ancak sonuç göründükten sonra düzeltebileceğini söyler, 1945’te ise bu itirazı genel bir bilgi kuramına dönüştürür. Ona göre asıl mesele kaynakların nasıl dağıtılacağı değil, dağıtım için gereken bilginin nerede bulunduğu olur. Belirli bir tezgâhın hangi ayarda daha az fire verdiği, hangi tedarikçinin gecikeceği türünden bilgiler yerel, anlık ve büyük ölçüde söze dökülmemiş halde bulunur. Fiyat ise bütün bu dağınık yargıları tek bir sayıya indirger, üreticinin o sayının arkasındaki nedenleri bilmesi gerekmez. Piyasa böylece dışsal bir yönlendiriciye ihtiyaç duymayan bir enformasyon işleme aygıtına dönüşür ve merkezi planlama teknik bir yetersizlik yüzünden değil, bilginin doğası yüzünden imkânsızlaşır.[3]

Piyasayı taklit eden bu çözüme yöneltilen Marksist itirazların en önemlilerinden biri Maurice Dobb’dan gelir. Dobb daha 1933’te, aynı fikrin Lange’den önceki bir biçimine karşı yazar ve sonraki yıllarda eleştirisini Lange’ye de yöneltir. Ona göre planlamanın üstünlüğü piyasayı taklit etmesinde değil, piyasanın yapısal olarak yapamadığını yapabilmesinde yatar. Piyasa fiyatları yalnızca mevcut üretim yapısını yansıtabilir, oysa yeni bir sanayinin kurulması birbirine bağlı onlarca yatırımın aynı anda yapılmasını gerektirir ve bunların her birinin kârlılığı diğerlerinin gerçekleşmesine bağlı kalır. Böyle bir eşgüdümü hiçbir fiyat sinyali kuramaz, çünkü sinyalin dayanacağı üretim yapısı henüz ortada yoktur.[4]

Lange ömrünün sonunda tartışmayı doğrudan makineye bağlar. Ölümünden sonra yayımlanan “Bilgisayar ve Piyasa” yazısında piyasayı elektronik çağ öncesine ait ilkel bir analog hesap makinesi olarak tanımlar. Piyasa genel denge denklemlerini gerçekten çözer, ne var ki bunu ardışık yaklaşmalarla yapar ve her yanlış deneme bir iflas ya da bir işsizlik dalgası olarak topluma fatura edilir. Aynı denklemler elektronik bir makineye verildiğinde işlem saniyeler alır ve bu fatura ortadan kalkar.[5] Tartışma böylece bir mülkiyet sorusu olarak başlayıp bir hesaplama kapasitesi sorusuna varır.

Dobb’un piyasanın yapamayacağını söylediği hesabı, Sovyet planlama kurumları yıllar önce yapmaya başlamıştı. Ekim Devrimi’nden sonra kaynak tahsisi doğrudan bir hesap sorununa dönüşür, yıllara yayılan bir pratik ve ona eşlik eden bir hesaplama tekniği gelişir. Bu birikimin en erken örneklerinden biri, 1920’de kurulan Rusya’nın Elektrifikasyonu Devlet Komisyonu (GOELRO) olur. Komisyon, iç savaşın ortasında iki yüz kadar uzmanla ülkenin bütününü kapsayan on beş yıllık bir elektrik altyapısı planı hazırlar. Planın hesap yapısı, Dobb’un tarif ettiği işin nasıl yapıldığını gösterir. Santrallerin nereye kurulacağına karar vermek için o bölgede kurulacak sanayinin ne kadar elektrik çekeceğini bilmek gerekir, oysa o sanayi henüz ortada bulunmaz. Komisyon bu yüzden ters yönde çalışır. Önce hangi bölgede hangi sanayinin kurulacağını belirler, sonra o sanayinin ham madde, yakıt ve işgücü ihtiyacını tahmin eder, en sonunda elektrik kapasitesini bu tahmine göre boyutlandırır. Hesabın dayanağı mevcut talep değil, kurulması kararlaştırılmış bir yapı olur.[6]

Benzer bir çaba istatistik alanında yürür. Merkezi İstatistik İdaresi (TsSU) 1926’da 1923-1924 yılına ait Ulusal Ekonomi Bilançosu’nu yayımlar. Belgenin kuramsal dayanağını Marx’ın Kapital’in ikinci cildinde geliştirdiği yeniden üretim şemaları verir. Marx orada toplumsal üretimi üretim araçları ve tüketim araçları olmak üzere iki kesime ayırır ve iki kesim arasındaki değişimin hangi oranlarda gerçekleşmesi durumunda üretimin kesintisiz sürebileceğini gösterir.[7] Sovyet istatistikçileri bu iki kesimli şemayı onlarca sektöre genişletir. Her sektör için bir satır ve bir sütun açılır, satırda o sektörün ürününün nerelere gittiği, sütunda üretimi için nerelerden girdi aldığı yazılır ve her satırın toplamının karşılık gelen sütunun toplamına eşit olması beklenir. Tablonun kapanması bu eşitliğe bağlıdır, yani hesap kendi denetim ölçütünü içinde taşır. Wassily Leontief bu bilanço üzerine 1925’te bir inceleme yazar, tablonun kendisini devralır ve aynı fikri sonraki yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde “girdi-çıktı çözümlemesi” adıyla yayımlar. İşin ölçüsünü yayım tarihi verir, çünkü 1923-1924 yılına ait tablo ancak 1926’da tamamlanır, yani plan yapılacağı sırada eldeki veri iki yıl geriden gelir.[8] Marx’ın toplumsal yeniden üretimi kavramak için kurduğu şema, Sovyet istatistikçilerinin elinde bir planlama aracına, oradan da kapitalist iktisatta savaş ekonomisinin ve şirket planlamasının aracına dönüşür.

Aynı denge mantığı Sovyet planlamasında başka bir ada bürünür. Ülkenin planlama kurumu Gosplan, “maddi dengeler” adını verdiği yöntemi on yıllar boyunca kullanır. Merkezi olarak dağıtılan her ürün için ayrı bir tablo tutulur, bir yanına o ürünün kaynakları, diğer yanına kullanım yerleri yazılır ve iki yanın eşitlenmesi beklenir. Yöntem para değil fiziksel miktar üzerinden çalışır, yani üretimi fiyat dolayımına başvurmadan hesaplar.[9]

Maddi dengelerin yanında ikinci bir yöntem daha gelişir. Leonid Kantoroviç 1939’da bir kontrplak tröstünün sorunu üzerine çalışır: Sekiz tezgâh beş ayrı ürün üretir, her tezgâh her üründe farklı verim verirken hangi tezgâhın hangi işe kaç saat ayrılacağı, toplam çıktıyı azami kılacak biçimde nasıl hesaplanır? Kantoroviç bunun genel bir yöntemi olduğunu gösterir ve doğrusal programlama böyle doğar. Yöntemin plan açısından asıl önemi, çözüm sırasında ortaya çıkan bir yan üründe yatar. Hesap, her kaynak için bir katsayı üretir ve bu katsayı o kaynağın ne kadar kıt olduğunu gösterir. Bir saat tezgâh zamanı ya da bir metreküp kereste, üretime ne kadar katkı yapıyorsa o kadar değerli sayılır. Fiyatın yaptığı işi yapan bir ölçü çıkar ortaya, ama ölçü piyasadan değil hesabın kendisinden gelir.[10] Ne var ki yöntem yaygınlaşmaz. Bir yandan ülke ölçeğine taşınması için o dönemde bulunmayan bir hesaplama gücü gerekir, diğer yandan bu katsayılar daha ilk yıllardan itibaren itirazla karşılanır. Maddi dengeler yöntemi ise sürer ve kendi sınırına ölçekle birlikte yaklaşır. Ürün çeşidi arttıkça tablo sayısı artar, bir tablodaki değişiklik başka tabloları etkiler ve tabloların birbirine bağlanması elle yapılamaz olur. Hesabın büyümesi ikinci bir sonuç daha üretir. Tabloları tutan kadro uzmanlaşır ve planlama giderek üretenlerin değil uzmanların işi haline gelir. Savaş sonrasında yürüyecek tartışma bu iki sonucun iç içe geçmesinden doğar. Hesabın hacmi teknik bir sorun olarak sunulur, oysa hesabın kimin elinde kalacağı baştan politik bir soru olarak durur.

Yöntemin sınırları üzerine tartışma 1930’lar boyunca sürerken, planlama pratiği çok daha ağır bir sınavdan geçer. Haziran 1941’de Alman ordusu saldırdığında Sovyet sanayisinin büyük bölümü cepheye en yakın bölgelerde bulunuyordu. Altı ay içinde binden fazla sanayi işletmesi sökülüp trenlerle Urallara, Sibirya’ya ve Orta Asya’ya taşınır, on milyonu aşkın insan yer değiştirir ve tesisler çoğu durumda birkaç ay içinde yeniden üretime başlar. Bu işin büyük bölümü Moskova’dan gelen emirle değil, fabrika düzeyinde alınan kararlarla yürür. İnsanlar ne yapmaları gerektiğini biliyor ve söylenmesini beklemeden yapıyordu. Tam anlamıyla merkezi ve eşgüdümlü bir savaş ekonomisi ancak 1942 sonunda kurulur.[11]

Savaş ekonomisi planlamayı bir bakıma kolaylaştırır. Barış zamanında plan, hangi ihtiyacın hangi ölçüde karşılanacağına karar vermek zorunda kalır ve bu karar siyasi pek çok tercihi gerektirir. Savaşta ise hedef neredeyse tek bir büyüklüğe, cepheye ulaşan mühimmat, tank ve tayın miktarına indirgenir. Karşılanacak tek bir amaç kaldığında hesap sadeleşir ve merkezi tahsis daha yüksek verim gösterir. Sonucun ölçüsü de bu sadeleşmeyi doğrular. İşgal ve toprak kaybı yüzünden Sovyet millî geliri 1940 ile 1942 arasında beşte ikiden fazla düşer, ama aynı iki yılda millî gelirin savaşa ayrılan payı üçte ikiye çıkar, yani küçülen bir ekonomiden giderek daha büyük bir pay çekilir. 1943’e gelindiğinde çalışan nüfusun dörtte biri silah altında, üçte biri savaş sanayisinde çalışırken, Almanya’da savaş sanayisinde çalışanların payı 1939 düzeyinden neredeyse hiç kıpırdamamıştı.[12]

Savaş aynı zamanda hesabın kendisini bir darboğaza sokar. Topçu ateşinin dağılımı, mermi yörüngeleri ve uçaksavar nişan hesapları, savaşan bütün ordularda aynı matematiksel sorunu doğurur. Andrey Kolmogorov savaş yıllarında kara topçusu üzerine çalışır ve gürültülü bir ölçüm dizisinden yola çıkarak bir hareketin bir sonraki konumunu kestirme problemini çözüp sonuçlarını 1941’de yayımlar. Wiener da uçaksavar projesinde aynı problemle uğraşır, Kolmogorov’un çalışmasından 1941 sonunda haberdar olur ve kendi raporunu Şubat 1942’de sunar. Kolmogorov Hilbert uzaylarının geometrisinden yola çıkar, Wiener ise düşman uçağının yörüngesini kestirme sorunundan. Buna rağmen buldukları sonuçlar, Wiener’ın kendi ifadesiyle “eşdeğer” çıkar. Yöntem bugün ikisinin adını birden taşır, ne var ki alanın yaygın anlatısı Kolmogorov’un payından neredeyse hiç söz etmez. Wiener anılarında, en derin fikirlerinin hepsinin kendisinden önce Kolmogorov’un çalışmalarında bulunduğunu ve bunu fark etmesinin bir süre aldığını yazar. Aynı yıllarda ABD’nin bilimsel araştırma programını yöneten Vannevar Bush’a başvurup Kolmogorov’la ortak çalışma izni ister, izin hiç çıkmaz.[13]

Savaş sonrasında hesap yükü daha da artar. Nükleer silahın gücünü hesaplamak için gereken denklemler, önce masa hesap makinelerinde çalışan ekiplere yaptırılır ve hesabın doğruluğundan emin olmak için her işlem birbirinden bağımsız en az üç kişiye tekrarlatılır. Haziran 1948’de çıkarılan bir hükümet kararnamesi bu hesaplama bölümünün genişletilmesini emreder.[14] Füze programı ise 1946’da NII-88’in kurulmasıyla başlar ve Sergey Korolyov’un yönetiminde yürüyen yörünge hesapları kısa sürede elle yapılamayacak bir hacme ulaşır.[15] Sergey Lebedev’in Kiev’de 1948’de başlattığı ve 1951’de çalıştırdığı Küçük Elektronik Hesap Makinesi (MESM) bu talebi karşılamak üzere geliştirilir ve ilk işleri nükleer program ile balistik hesaplar olur.[16] Anatoli Kitov 1954’te kurulan Savunma Bakanlığı Bir Numaralı Hesaplama Merkezi’nin bilimsel yöneticiliğini üstlendiğinde ülkenin en güçlü makineleri onun eline kalır ve bunların füze yörüngesi hesaplamak dışında da kullanılabileceğini ilk fark eden kişi olur.

Amerikan sözde bilimi

Makineler kurulmuş, hesapçı kadrolar yetişmiş ve planlamanın önündeki ölçek sorunu görünür hale gelmişken, 1940’ların sonunda tartışmaya yeni bir başlık eklenir. Batıda sibernetik adıyla ortaya çıkan disiplin, canlı organizmayı, makineyi ve toplumu aynı denetim modeliyle açıklamayı önerince Sovyet felsefe çevrelerinde sert bir tepki doğar. Wiener’ın 1948’de Sibernetik’i yayımlamasının ardından alan 1952’de Priroda’da “Amerikan sözde bilimi” ilan edilir, ertesi yıl Voprosı filosofii’de bir mahlasla çıkan yazı ise kime hizmet ettiğini sorup cevabı savaş sanayisinde bulur.[17] Suçlama iki katmanlı işler. Birincisi kuramsaldır. Canlı ile makinenin aynı düzleme yerleştirilmesi mekanik materyalizm sayılarak reddedilir. Kaba bir dille yazılmış olsa da bu eleştiri gerçek bir soruna işaret eder, çünkü sibernetik geri besleme kavramını canlıya, makineye ve topluma aynı biçimde uyguladığında aralarındaki farkı ortadan kaldırır. Toplumsal olan biyolojik olanla aynı denklemle açıklanabiliyorsa, sınıf ilişkisi de bir denge sorununa indirgenmiş olur. Aynı düşünce on beş yıl sonra Evald İlyenkov’un elinde çok daha gelişkin bir biçim alacaktır. İkinci katman ise siyasi bir suçlama taşır. Otomasyonun işçiyi tasfiye etmeye ve savaşı otomatikleştirmeye yaradığı söylenir. Bu suçlama da tümüyle haksız sayılmaz, çünkü sibernetiğin doğduğu yer İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda uçaksavar ateşini otomatikleştiren tahmin devrelerinin kurulduğu askeri laboratuvarlardır.

Kampanyanın hedef aldığı kavramın arkasındaki matematiksel birikimin önemli bir bölümü ise zaten Sovyet biliminden gelir. Wiener’ın kestirim kuramının Kolmogorov’la paylaştığı köken bunun yalnızca bir örneğidir. Shannon’ın enformasyon kuramının dayandığı olasılık matematiği de benzer bir yerden gelir. Andrey Markov 1913’te Yevgeni Onegin’in ilk yirmi bin harfini tek tek sayar, her harfi ünlü ya da ünsüz diye ayırır ve bir ünlüden sonra ünsüz gelme olasılığını hesaplar. Vardığı sonuç şudur: Bir metin, harflerin birbirinden bağımsız dizildiği rastgele bir sıra değil, her öğenin bir öncekine bağlı olduğu bir zincir oluşturur. Bugünün dil modellerinin bir sonraki sözcüğü tahmin etme işlemi, matematiksel olarak bu zincirin torunu sayılır.[18] Elektrik anahtarlarının Boole mantığının işlemlerini yürütebildiğini ise Viktor Şestakov, Shannon’ın tezinden önce 1935’te gösterir. Çalışması ancak 1941’de yayımlandığı için öncelik uluslararası literatürde Shannon’da kalır.[19] Sibernetik tartışması bu nedenle bir ithal fikrin savunulması ya da reddedilmesi tartışması sayılmaz. Sovyet bilim emekçileri kendi geleneklerinin ürünü olan bir alanın adı ve sınırları üzerinde tartışırlar.

Kampanya kavramı hedef alır, makineleri değil. Sibernetik felsefe dergilerinde mahkûm edilirken bilgisayar üretimi, nükleer ve füze programlarının önceliği olarak hız kesmeden sürer. Kiev’de çalıştırılan MESM, programını kendi belleğinde tutan kıta Avrupası’ndaki ilk bilgisayar olur.[20] Yasağın pratikteki karşılığı da tuhaf bir ikilik üretir. Wiener’ın kitabı kütüphanelerin özel erişim bölümüne kaldırılır, yani sıradan okura kapatılır ama askeri ve teknik kurumlarda çalışanlara izinle açık tutulur. Kitov kitabı 1952’de bu yolla okur ve birkaç yıl sonra sibernetiğin en ısrarlı savunucularından biri olur.[21] Yasak, kavramı ideolojik tartışmadan çıkarırken onu askeri araştırmanın içinde erişilebilir kılar.

Dönüş 1955’te gelir. Voprosı filosofii’nin dördüncü sayısında Sergey Sobolev, Anatoli Kitov ve Aleksey Lyapunov imzalı “Sibernetiğin Ana Çizgileri” yazısı, matematiksel aygıtın fizyolojik, psikolojik ve toplumsal süreçlere uygulanabileceğini savunur.[22] Aynı yıl aynı dergide Ernest Kolman’ın “Sibernetik Nedir?” başlıklı metni çıkar ve burada gerçekten öğretici bir tersine dönüş yaşanır. Kolman 1940’ta, Engels ile Lenin’in madde hareketinin biçimleri hiyerarşisine dayanarak, hareket biçimi yükseldikçe matematiksel yöntemin etkisizleşeceğini yazmıştı. 1955’te ise Marx’ın Engels’e 1870’lerde yazdığı bir mektuba dayanarak, iktisadi ve toplumsal olguların matematiksel incelemesini bizzat Marx’ın gündeme getirdiğini hatırlatır.[23] Aynı kalem on beş yıl arayla iki karşıt sonuca varır. Değişen şey felsefi kanıtlar değil, Sovyet üretiminin önündeki görevlerdir.

Sputnik’in 1957’de yörüngeye oturması tartışmanın seyrini değiştirir. Uydunun yörüngesini hesaplayan makineler, birkaç yıl önce burjuva sözde bilimi diye anılan alanın araçlarıdır ve sonuç herkesin gözü önündedir. Aralık 1957’de Bilimler Akademisi’nin önde gelen bilim insanları partiye bir mektup yazar. Mektubun imzacıları arasında sibernetiği savunan çevrenin isimleri bulunur ve savundukları şey de bir makine listesi değil, aynı çevrenin kuramsal iddiası olur. Yönetimin sorunları, bilgi akışının yeniden düzenlenmesiyle çözülebilir. Mektup, istatistik ve planlamada bilgisayar kullanımının karar verme hızını kimi durumlarda yüzlerce kat artıracağını ve yönetim aygıtının hantallığından doğan hataların önüne geçeceğini belirtir.[24] İddianın hedefi de açıktır. Beş yıl önce Amerikan sözde bilimi ilan edilen kavram, artık yönetim aygıtını eleştirmenin dili haline gelmiş bulunur. Gerovitch kitabına From Newspeak to Cyberspeak (Yenisöylemden Sibersöyleme) adını verirken bu değişimi kasteder. Ne var ki aynı değişimin ikinci bir yüzü de vardır. Neyin doğru sayılacağına karar veren ölçüt partili söylemden alınıp hesaba devredildiğinde, karar da hesabı yapanın eline geçer.[25]

Yeni konum kurumsal bir karşılık da bulur. Sibernetiğin kurumsal düzenlemesini yapan isim ise alışıldık anlamda bir akademisyen sayılmaz. Radar üzerine kurulan devlet savunma konseyinin başkan yardımcısı olan Aksel Berg’in İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın son yıllarında yürüttüğü iş, dağınık laboratuvarları ve fabrikaları tek bir radar programı etrafında toplamaktı.[26] Aleksey Lyapunov 1959’da Bilimler Akademisi bünyesinde bir Sibernetik Bilimsel Konseyi kurulmasını önerdiğinde başkanlığı Berg’e önerir. Berg kabul eder ve savaş yıllarında yürüttüğü örgütsel işi........

© Bianet