menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sarı Zarflar'ın bir Barış Akademisyeni'ne düşündürdükleri

27 0
20.06.2026

Önceki gece Sarı Zarflar filmini izledim. Açıkçası filmin konusu hakkında çok ayrıntılı bilgim yoktu. Biz Türkiyeliler için sadece başlık belki bir şeyler söylüyordu: “Sarı Zarflar”. Ama belki de kamu sektöründe çalışmayanlar için bile bir şey ifade etmeyebilir “sarı zarf” tamlaması. Bilmeyenler için açıklamak gerek.

“Sarı zarf” kamuda çalışanlar için soruşturma demektir. Diğer bir deyişle, işlediğiniz iddia edilen bir kabahat, bi suç için idare sizi incelemeye aldığını bu zarftaki tebligatla tarafınıza bildirir. Bu tebligatı içeren zarflar da nedense hep sarı, saman kağıdınadır. Bu zarflardan ben de birkaç tane aldığım için anlamını maalesef biliyordum ve belki de bu yüzden filmin konusu hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmaya çalışmadan, politik bir film olduğu ön kabulüyle izlemeye gittim. Bir de elbette yönetmen İlker Çatak’ın bu filmle Berlin Film Festivali’nde en iyi film ödülünü aldığını biliyordum. 

Şimdi neden bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettiğime gelirsek, en başta sinema uzmanı olmadığımı, sadece iyi filmler izlemeyi sevdiğimi söylemek isterim. Bu şerhi düştükten sonra belirtmem gereken bir diğer şey, zaman zaman Paris’teki bir topluluk radyosuna izlediğim filmleri karınca kararınca yorumladığım ses kayıtları yaptığımdır. Belki bu da konuyla ucundan kıyısında alakalı olduğumu destekler, amma velakin... Bu film özelinde, filmle ilgili bir iki kelam etme hakkına doğrudan sahip olduğumu hiç çekinmeden söyleyebilirim. Çünkü bendeniz, filmde baş karakterin yaşadığı siyasi sorunları doğrudan doğruya ve belki de çok daha ağır bir şekilde yaşamış bir Barış bildirisi imzacısıyım. Dolayısıyla herkesten önce filmle ilgili yorum yapma hakkına doğal olarak sahip olduğumu düşünüyorum. Zira bu film benim hikayemi (kâbusumu desek daha yerinde olur) kendine konu olarak seçmiş.

Bu açıklamadan sonra hikayesi konu edilmiş bir izleyici olarak neler hissettiğimi, düşüncelerimi paylaşabilirim. Yukarıda dediğim gibi izlemeye giderken filmin akademik özgürlüklere, hele hele Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ne gönderme yapacağını bilmiyordum. Aklımda sadece kamuda çalışan ve politik sorunlar yaşayan bir çiftin hikayesi olabileceği vardı. Hatta nedendir bilmiyorum, çiftin yaşadıkları siyasi sorunlar nedeniyle Almanya’ya göçecekleri izlenimini edinmiştim. Elbette filmi izlemeye başladıktan bir süre sonra durumun böyle olmadığını anladım. Bunun da ötesinde filmin baş kahramanının alelade bir kamu görevlisinden ziyade Ankara’da bir profesör oluşu beklemediğim bir şeydi.

Filmin başkahramanı Aziz Hoca Ankara’da bir Güzel Sanatlar Fakültesi’nde profesör, aynı zamanda oyun yazarı ve tiyatrocu eşinin oyuncu kadrosunda bulunduğu Devlet Tiyatroları’na oyun yazıyor. Eşi, tiyatrocu Derya da onun yazdığı ve kapalı gişe bir oyunda başrolü oynuyor. Özel okula giden 14 yaşında bir de kızları var (Özel okulda okuduğunu forma giymemesinden anlıyoruz). Ancak daha ilk sahneden Derya’nın son derece politik biri olduğunu, oyunu izlemeye gelen valiyle fotoğraf çektirmeyi reddetmesinden anlıyoruz.

Türkiye’de günümüzde geçen bir filmde, Devlet Tiyatroları’nda kadrolu bir oyuncu, ki bir kamu görevlisidir, hem de başrol oyuncusu valinin fotoğraf çekimine çıkmıyor. Daha ilk baştan, “nasıl olur!” diye sormadan edemedim. Bunun yerine Derya sinirli sinirli sigara ve içki içmeyi tercih ediyor. Bir sonraki sahnede eşi Profesör Aziz’i bir eylem alanının yanından geçtiğini gördüğüm an kafam karıştı. İnsanlar, yerler, polisler, pankartlar, hiç Türkiye gibi durmuyor!

O an bu sahnelerden önceki anonsu hatırladım: “Berlin als Ankara/Ankara yerine Berlin”. Neden acaba yönetmen böyle bir şey tercih etti? Türkiye’de politik bir filmi rahat çekemezler diye düşünülebilir hemen (Başrol oyuncusu Özgü Namal böyle bir şeyin söz konusu olmadığını da ifade etmişti). Ancak, bir şekilde denenmeye değerdi diye düşünüyorum zira bu noktadan sonra filme hiç adapte olamadım. Mekânlardan ötürü sürekli hikâyenin Almanya’da geçtiğini sanıp, “aa burası Ankara’ydı ya” diye kendi kendime hatırlatırken buldum kendimi. Bu tercih filmin samimiyetini ve gerçekçiliğini daha en başından baltalamış.

Filmi maalesef bu huzursuzluk ve kafa karışıklığıyla izlemeye devam ettim. Aziz Hoca az önce bahsettiğim eylem sahnesinden sonra fakülte binasına giriyor. Bunu da tabii sonra anladım çünkü o ana kadar ben ileri sarma yapılarak Aziz karakterinin Almanya’da olduğunu düşünmüştüm. Aziz meğerse dersine girmiş (benim hala Almanya’da neden Türkçe ders veriyor minvalindeki sorgulamam devam ederken) ve öğrencilerini gayet “cool” bir şekilde derse gireceklerine eyleme gitmeye cesaretlendiriyor. Hangi noktada artık buranın Türkiye olduğunu ve kahramanların Türkiye’deki hayatlarının........

© Bianet