Sıcak para değil akıllı para
Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Dolmabahçe’de açıkladığı ‘Türkiye Yüzyılı Yatırım İçin Güçlü Merkez Programı’, cesur ve doğru yönde atılmış bir adımdır. İmalat-ihracat sektöründe kurumlar vergisini yüzde 25’ten yüzde 9’a indirmek, İstanbul Finans Merkezi’nde (İFM) transit ticaret kazançlarını tamamen vergiden muaf tutmak, 20 yıl boyunca yurt dışı kaynaklı gelirlerde sıfır vergi uygulamak - bunların hepsi küresel standartlarda rekabetçi adımlardır. Ama burada durmak olmaz. Çünkü bir finans merkezini ayakta tutan şey yalnızca vergi avantajı değildir. Asıl soru şudur: Bu merkeze gelen para nereye akacak? Türk ekonomisinin reel sektörünü besleyecek mi, yoksa kısa vadeli spekülatif araçlarda mı dolaşacak?
FİNANS MERKEZLERİ REEL SEKTÖRE YARAR MI?
Tarih bize net bir ders veriyor. 1980’lerde ve 1990’larda inşa edilen birçok ‘offshore finans merkezi’ - Londra, Lüksemburg, Dublin, bazı Karayip adaları - yalnızca vergi arbitrajı üzerine kuruldu. Bu merkezler büyüdü, ancak ev sahibi ülkelerin reel ekonomisine kayda değer bir katkı sağlamadı. 2008 küresel krizi patlak verdiğinde bu merkezlerin kırılganlığı da gün yüzüne çıktı.
Türkiye’nin hedeflemesi gereken model bu değildir. Türkiye 85 milyonluk nüfusu, köklü imalat sanayii, güçlenen savunma teknolojisi ve benzersiz jeopolitik konumuyla çok daha iddiası olabilecek bir ülkedir. Doğru model, finans sektörünü reel ekonominin hizmetine koşan, üretimi ve teknolojiyi destekleyen, girişim sermayesini kanalize eden bir yapıdır. Bunun en somut örneği günümüzde Çin’dir.
ÇİN ŞANGHAY’I NEDEN BAŞARDI? TÜRKİYE İÇİN DERSLER
2019-2020 yıllarında Çin, küresel varlık yöneticilerine Şanghay kapılarını araladı. BlackRock, Fidelity, Neuberger Berman, Amundi gibi dünyanın en büyük fonları Çin’de şirket kurdu ve lisans aldı.........
