We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Hayat Mecmuası’ndan Kapital’e Uzanan Bir Yol

5 2 1
15.02.2021

Benim yaşımdakiler iyi bilir. Hele babaları memur, anneleri ev kadınıysa çok iyi bilir. Bizim evlere çocuk kitabı pek girmezdi. Çocuk kitaplarına ayrılacak para yoktu çünkü. Annemizin babamızın kitaplarını okurduk. Arada bir arkadaştan ödünç alınan Kemalettin Tuğcu. Düşünsenize 10 yaşlarındasınız ve Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaletini okuyorsunuz. O bitince Kral Lear. Kralımızın acıklı hayatı Kemalettin Tuğcu romanlarını andırdığından kralımız pek tanıdık gelirdi. Arada Pol ve Virjin’i ağlatır, Rüzgar Gibi Geçti ise ümitlerin hiçbir zaman solmayacağını öğretirdi.

O günlerde üst katımıza yaşlı bir karı koca taşındı. Geç yaşlarında dünyaya gelen, bir dediğini iki etmedikleri kızları Zerrin Abla’yla beraber. Zerrin Abla genç kız, başında kavak yelleri, elinde Hayat Mecmuası, Ses Dergisi, Fotoroman, Hayat Resimli Roman… Dergilerle işi bitince bana vermeye başladı. Mecmuaları ilk gördüğüm andaki duygularımı nasıl anlatsam size bilemedim. Şöyle anlatayım: Annesi IPAD’le oynamasına izin verdiği anda torunumun hissettikleriyle aynı duygular. Zerrin Abla çok hızlı hareket eden bir insandı. Merdivenleri üçer üçer çıkar, çok hızlı konuşur ve dergileri çıktıkları gün hemen okuyup bitirirdi. Böylece ben de çıktığı günün akşamına dergilere kavuşurdum. Mecmuaları gizlice alır, odama saklar, ertesi günü heyecanla beklerdim. Gizlice çünkü babam böyle ‘cıvık’ şeyler okumamızdan hiç hoşlanmazdı. Ona göre Emile Zola’lar dururken Hayat Mecmuası okumak ‘hafif’ insanların işiydi.

O zaman yapılacak şey gece Nana’yı okuyarak sabahı beklemekti. Sabah babam işe gidince gelsin mahzun prenseslerin hikayesi, yaramaz prenseslerin maceraları, fotoroman aşkları… Torunum bugün nasıl IPAD’in görselliğinin, renklerinin, hareketliliğinin peşinde gözüne ışık tutulmuş tavşana dönüyorsa ben de 50 sene önce o mecmuaların fotoğrafları, renkleri, o sayfalarda anlatılan hayatların esrarı karşısında öyle oluyordum işte. Rıza Pehlevi Süreyya’yı boşayalı seneler olmuştu ama biz hala Süreyya’nın bahtsız hayatının acısını çekiyorduk. Zalim Şah Farah Diba’yla evleneli seneler olmuş, çocukları bile dünyaya gelmişti. Ama biz Hayat Mecmuası’nın renklendirilmiş baskısıyla Süreyya’nın Zonguldak ziyaretinin hatırasına bağlı kalmıştık. Prenses Süreyya’yı ağlattığı için Şah’ı hiç sevmiyorduk, hain bir insan olduğunu düşünüyorduk. Yoksa halkın seçtiği Musaddık’ı Amerikan-İngiliz gizli servislerinin yardımıyla devirip iktidarı gasp ettiği ve binlerce İran’lıyı hapislerde işkenceyle öldürdüğü için değil. Sonra anladık o su gibi güzel kadına bunları yapan zalim, halka neler yapmazdı!

Bütün prensesler mahzun değildi. Bazıları da yaramazdı ama onlar da mutsuzdu. Prenses Margaret mesela, hiç mutlu olamamıştı ki. Gerçek aşkıyla evlendirilmeyince bir daha aşkı bulamamıştı. Kristal ayakkabısını ayağına giydiren bir prens bulamayınca o da kendini sigara, alkol, hap nehrine atmıştı. Mecmuamız mutsuz prenseslerin hikayesiyle bizi de mutsuz edip duruyordu. Neyse ki, artistlerin pırlantaları, balo kıyafetleri, aşkları, Ses Dergisi’nin kapak yıldızı yarışmaları, şarkıcıların pırıltılı hayatları vardı da biraz avunuyorduk.

Sonra prenseslerin mutsuz hayatları, Ses Dergisi’nin düzenlediği kapak yarışmaları, fotoroman aşkları ışığını kaybetmeye başladı. Artık Deniz Gezmiş vardı hayatımızda. Hayat Mecmuası’nda yer alacak kadar, Ses Dergisi’nin kapak yıldızı olacak kadar yakışıklıydı, üstelik memleketi kurtarmak istiyordu. Gitsin Hayat Mecmuası, gelsin Deniz Gezmiş’in en yakışıklı, en parkalı fotoğrafları. Meğerse 68’te bir rüzgar esmeye başlamış, ese ese 70’lerde de Türkiye’ye gelmiş. İşte o rüzgar Hayat Mecmuası’nı da, Ses Dergisini de, fotoromanları da hayatımızdan süpürüp dağıttı. Artık memleketi kurtarma zamanıydı. Memleket de öyle kolay kurtulmuyordu. Okumak öğrenmek lazımdı. Önümüzde Demir Ökçe’den Kapital’e kadar uzanan 8-10 senelik yüzlerce kitaplık bir okuma listesi vardı. Okudukça okuduk. Okudukça öğrendik ki, halklar prenseslerden daha fazla mutsuzdu, daha fazla yoksunluk çekiyordu. Prenseslerin en azından parası vardı, halkın parası da yoktu. Prenses Grace’in taktığı pırlantaları yerin dibinden çıkarmak için insanlar hastalanıyor, ölüyordu. Bir pırıltı uğruna ne hayatlar kararıyordu.

Yoksulluk, yoksunluk içindeki halklara da bir teselli armağanı lazım, değil mi? Onlar da dergilerdeki pırıltılı hayatlarla oyalansınlar. Biraz daha parası olanlar gazinoların halk günlerinde şarkıcıların, artistlerin gerçek halini görebilsinler. Annemle babamın ‘hayat çok ciddidir, cıvıma’ baskısından kurtulduğum yıllarda arkadaşlarımla toplanıp Gençlik Parkı’nda Lunapark gazinosuna gittik. Şu anda ne düşündüğünüzü biliyorum ve........

© Zıtlar Mecmuası


Get it on Google Play