İtalyan Diplomatı Kont Sforza, Dışişleri Bakanı, Büyükelçi ve Yüksek Komiser olarak Türkiye'de bulunmuştur. Kont Sforza İtilâf Devletlerine ve Vahdeddin'e şu eleştirileri yöneltmektedir:
“Başta Ertuğrul oğlu Osman, Orhan, Hüdavendigâr, ikinci Murad (1404-1451) ve oğlu Fatih, Yavuz Selim, Kanuni Süleyman gibi şanlı büyükbabalarından utanmayan Padişah Vahdeddin ve onun iktidarda tuttuğu hükümetler, yalnız kendi acizliklerini, iradesizliklerini duyuyorlar, hasımlarının ve özellikle İngilizlerin, mevcut olmayan siyasî merhamet ve lütuflarına sığınıyorlardı. Böylelikle iç düşmanları milliyetçileri ezeceklerini ve iktidarlarını devamlı surette sağlayacaklarını sanıyorlar; memleketi ancak bu yoldaki tutumları ile kurtaracaklarını umuyorlardı. Maalesef bizimkiler de (Müttefiklerini kast ediyor), Türklerin kabiliyetini küçümsüyorlar, Bizans'ı yok eden bir kuvvetin mevcut olduğunu unutuyorlardı. Bunlar büyük hatalardı” (Celâl Bayar, “Ben de Yazdım”, Cilt II, s. 686). Hayatının sonuna kadar Saltanat ve Hilâfete bağlı kalan, İttihatçıların ülkeyi terk etmelerinden sonra, Sadrazamlık makamına getirilen Ahmet İzzet Paşa hâtıralarında, Vahdeddin hakkında şunları söylemektedir: “Padişah aslında, kendisini ihanete kadar vardıran hadiselere, mantığı ve hattâ hüküm rızasıyla girmemişti. Eniştesi olan Damat Ferid Paşa'nın elinde öylesine oyuncak hâline gelmiş, tereddütler içindeki mizacı sebebiyle, esasında mucize olan milli mücadelenin zaferle neticelenebilmesi ihtimalini öylesine zayıf ve imkânsız görüyordu ki, gün oldu, âdeta İngilizler gibi düşünmeye başladı. Bu hâlin şuûrlu ve esas fikirleriyle uygun olduğunu söylemekle tarih önünde vebale girmekten korkarım. Fakat ne yazık ki, onun bu hareket tarzı, esasında şahsına ait olmayan hatalar ve günahların da nefsinde toplanmasına sebep oldu” (Cemal Kutay, “Sisli Tarihimiz”, s. 368:
Ne yazık ki, yapay siyasî saflaşmalar nedeniyle Vahdeddin, ülkemizdeki bir kesim tarafından 'kahraman' mertebesine yükseltilebilmektedir!
SEVR ANTLAŞMASI
Padişah Vahdeddin'in Sevr öncesindeki düşüncesi şudur: “Şartlar ne kadar ağır olursa olsun kabul edelim. İngiltere'nin Şark'taki bize dost politikası değişmemiştir. Daha sonra af ve mürüvvetlerini kazanabiliriz” (Prof. Bülent Tanör, “Kurtuluş”, s. 43).
Televizyonlarımızda zaman zaman yapılan tartışmalarda, 'Sevr imzalanmadı' diyen gafillerin varlığı bir vakıadır! Hâlbuki, 22 Temmuz 1920'de, Sarayda toplanan Saltanat Şûrâsında, 50 civarında Kabine üyesi, asker, sivil ve din adamı antlaşmayı tartışmış ve yapılan görüşmeler sonunda, Padişah Vahdeddin ayağa kalkarak, 'antlaşmayı imzalamaktan yana olanların ayağa kalkmalarını' istemiş; bir tek Topçu Feriki Rıza Paşa ayağa kalkmamıştı!
Atatürk T. B. M. M'de 5.3.l921 tarihinde yaptığı konuşmada, “Şûrâ-yı Saltanat'ta, Sevr muahedesini, Zâtı Şâhane bizzat ayağa kalkmak suretiyle kabul etmiştir” sözleriyle âdeta tarihe not düşmektedir (Kâzım Öztürk, age. s. 518).
Türk Milletinin ölüm fermanı olan Sevr Antlaşması 10 Ağustos 1920'de, Damat Ferid Paşa Hükümetince görevlendirilen Hâdi Paşa Başkanlığındaki, Rıza Tevfik Bölükbaşı ve Bern Büyükelçisi Reşad Hâlis Bey'den ibaret heyet tarafından imzalanır.
Sevr Antlaşmasına göre, yönetim ve denetim bakımından:
a. İstanbul ve Boğazlar İngiliz ve Müttefik işgaline giriyordu.
b. Boğazların yönetimi uluslararası bir komisyona bırakılıyordu.
c. Malî ve Adlî Kapitülâsyonlar yeniden yürürlüğe giriyordu.
d.Askerî ve Malî denetim sistemi kuruluyor, askerî güç 50 bin kişiyle sınırlandırılıyordu.
Paylaşım bakımından:
a. Yunanistan'a Gelibolu-Çatalca'ya kadar Trakya, 12 Ada dışındaki Ege adaları ve İzmir,
b. Fransa'ya Suriye ve Kilikya (Çukurova),
c. İngiltere'ye Irak ve Filistin
d. İtalya'ya Antalya ve civarı ile uzun bir kıyı şeridi
e. Ermenilere bağımsız devlet
f. Kürtlere özerklik veriliyordu
Antlaşmanın 37-61 ve 178-179. maddeleri gereğince, Boğazlar; Boğazlar Komisyonu adında, Osmanlı Devleti'nin üye olmadığı, deniz araçlarının Boğazlardan ve Marmara'dan geçişlerini denetleyecek tüzel kişiliği, bayrağı, polis kuvveti, bütçesi olan vergi koyma yetkisi bulunan uluslararası bir kuruluşun denetimde olacaktı. Osmanlı topraklarından Edremit Körfezi, Bandırma, Mudanya, Gemlik, İzmit, İstanbul, Çatalca ve Karacaköy'ün dahil olduğu yerler askersizleştirilerek, Boğazlar Bölgesi'ni oluşturacaktı. Boğazlar Komisyonu'na İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya ikişer üye; Yunanistan ve Romanya birer üyeyle katılacaklardı. Antlaşmanın 152 ve 195. maddelerine göre, Osmanlı Padişahının muhafız birliği yaya ve atlı olarak 700 kişiyi geçmeyecekti. Bu sayı Vatikan'da bulunan Papa'nın muhafız sayısı ile bir tutulmuştu! İzmir ve civarının yönetimi 5 yıllığına Yunanistan'a verilmişti. Beş yılın sonunda ise 83. maddede belirtildiği üzere, bir halk oylaması ile Yunanistan'a geçmesi oylanacaktı. Edirne ve Kırklareli dahil olmak üzere, Trakya'nın büyük bölümü Yunanistan'a; Ceyhan, Antep, Urfa, Mardin ve Cizre kent merkezleri Suriye'ye bırakılacak; bir yıl sonra Kürtler dilerse Milletler Cemiyeti'ne bağımsızlık için başvurabilecekti. Osmanlı; Ermenistan Cumhuriyeti'ni tanıyacak; Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı belirleyecek ( Başkan Wilson 22 Kasım 1920'de verdiği bir kararla Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan'a vermişti). Osmanlı, savaşta veya daha önce kaybettiği Arap ülkeleri, Kıbrıs ve Ege adaları üzerinde hiçbir hak iddia etmeyecekti. Bu antlaşma ile Türklere bırakılan topraklarla, Türkiye bir “İç Kara Devleti” olarak tasarlanmıştı (Mehmet Şükrü Güzel, “ESAM, I. Dünya Savaşı'nın 100. Yıldönümü Uluslararası Sempozyumu”, s. 130).
Bu kadar ağır hükümlere sahip Sevr Antlaşmanın uygulanması için, Sadrazam Damat Ferid Paşa, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon'a yazdığı mektupla bir öneride bulunur. Buna göre “İngiltere'nin desteğiyle, Müttefik subayların komutasında, 40.000 kişilik bir kuvvet kurulacak ve bu kuvvet İngiliz donanması tarafından Anadolu'ya taşınacaktır. Bu iş için, İngiltere Türkiye'ye 20 milyon Türk Lirası kredi açacaktır.”
İngiltere gerçek dışı bulduğu bu öneriye sıcak bakmaz. Hâlbuki, daha Sevr Antlaşmasının hazırlanması sırasında, Nisan 1920'de, San Remo Konferansında, askerî uzmanlar durumu enine boyuna incelemişler ve buna göre, Türklere Sevr'i kabul ettirebilmek için en az 27 tümen askere (ki bu da bir tümen 15.000 kişi hesabıyla 405.000 askere tekabül etmekteydi) ihtiyaç olduğunu rapor etmişlerdi. Müttefiklerin böyle bir kuvveti toplamaları ise mümkün değildi (Bilâl N. Şimşir, age. s. 61).
Fakat, Osmanlı Sadrazamı, 40.000 askerle Sevr'i Anadolu'ya kabul ettireceğini düşünebilmekteydi! ./…

QOSHE - VAHDEDDİN HAKKINDAKİ GERÇEKLER (5) - İsmail Şefik Aydın
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

VAHDEDDİN HAKKINDAKİ GERÇEKLER (5)

13 0 0
17.10.2022

İtalyan Diplomatı Kont Sforza, Dışişleri Bakanı, Büyükelçi ve Yüksek Komiser olarak Türkiye'de bulunmuştur. Kont Sforza İtilâf Devletlerine ve Vahdeddin'e şu eleştirileri yöneltmektedir:
“Başta Ertuğrul oğlu Osman, Orhan, Hüdavendigâr, ikinci Murad (1404-1451) ve oğlu Fatih, Yavuz Selim, Kanuni Süleyman gibi şanlı büyükbabalarından utanmayan Padişah Vahdeddin ve onun iktidarda tuttuğu hükümetler, yalnız kendi acizliklerini, iradesizliklerini duyuyorlar, hasımlarının ve özellikle İngilizlerin, mevcut olmayan siyasî merhamet ve lütuflarına sığınıyorlardı. Böylelikle iç düşmanları milliyetçileri ezeceklerini ve iktidarlarını devamlı surette sağlayacaklarını sanıyorlar; memleketi ancak bu yoldaki tutumları ile kurtaracaklarını umuyorlardı. Maalesef bizimkiler de (Müttefiklerini kast ediyor), Türklerin kabiliyetini küçümsüyorlar, Bizans'ı yok eden bir kuvvetin mevcut olduğunu unutuyorlardı. Bunlar büyük hatalardı” (Celâl Bayar, “Ben de Yazdım”, Cilt II, s. 686). Hayatının sonuna kadar Saltanat ve Hilâfete bağlı kalan, İttihatçıların ülkeyi terk etmelerinden sonra, Sadrazamlık makamına getirilen Ahmet İzzet Paşa hâtıralarında, Vahdeddin hakkında şunları söylemektedir: “Padişah aslında, kendisini ihanete kadar vardıran hadiselere, mantığı ve hattâ hüküm rızasıyla girmemişti. Eniştesi olan Damat Ferid Paşa'nın elinde öylesine oyuncak hâline gelmiş, tereddütler içindeki mizacı sebebiyle, esasında mucize olan milli mücadelenin zaferle neticelenebilmesi ihtimalini öylesine zayıf ve imkânsız görüyordu ki, gün oldu, âdeta İngilizler gibi düşünmeye başladı. Bu hâlin şuûrlu ve esas fikirleriyle uygun olduğunu söylemekle tarih önünde vebale girmekten korkarım. Fakat ne yazık ki, onun bu hareket tarzı, esasında şahsına ait olmayan hatalar ve günahların da nefsinde toplanmasına sebep oldu” (Cemal Kutay, “Sisli Tarihimiz”, s. 368:
Ne yazık ki, yapay siyasî saflaşmalar nedeniyle Vahdeddin, ülkemizdeki bir kesim tarafından 'kahraman' mertebesine yükseltilebilmektedir!
SEVR ANTLAŞMASI
Padişah Vahdeddin'in Sevr öncesindeki düşüncesi şudur: “Şartlar ne kadar ağır olursa olsun kabul edelim. İngiltere'nin Şark'taki bize dost politikası değişmemiştir. Daha sonra af ve mürüvvetlerini........

© Yeşilgiresun


Get it on Google Play