Said Halim Paşa, harbi kazanan İtilâf Devletlerinin şu anlayışta olduklarını belirtiyor: “İtilâf Devletleri, aslında, 1916-1917 yıllarındaki gizli antlaşmalarını uygulamayı düşünüyorlardı. Ancak, bunları, Türkiye'nin boyun eğmeğe razı olduğunu göstermesi hâlinde uygulayacakları hususunda mutabık kalmışlardı.”
Said Halim Paşa'nın verdiği şu örnek de, Vahdeddin'in teslimiyetçi politikasının nelere mâl olduğunu anlayabilmek bakımından anlamlıdır: “ Bir Fransız savaş gemisi Mersin'e gönderildi. Geminin komutanı iki subay ve üç tayfasını silâhsız şekilde, öncü olarak karaya çıkardı. Yetkililer telâşlanıp, oradaki küçük Türk müfrezesine şehri terk etmek emri vererek, ordugâhı boşalttılar. Bunun üzerine hemen Fransızlar geldiler. Üç gün sonra, dört Fransız gemisi Mersin koyuna girdi. Toplar atıldı ve Kilikya işgal edildi!”
Fransızlar önce, birkaç askerle Sarayın tepkisini ölçtüler. Sessiz kalındığını görünce de, Mersin işgal edildi!
İslâmcı düşünceleri ile tanınan Said Halim Paşa'nın Vahdeddin hakkındaki şu değerlendirmesi de, günümüzde Vahdeddin'i bir kahraman mertebesine çıkaranlar tarafından özellikle okunmalıdır: “Alçakça ve saçma sapan şahsî hesaplara boyun eğip, gizlice İngiltere'yle anlaşmış ve Osmanlıcılığın en azılı düşmanı ve Türk aleyhtarı ittifakın önderi olmuştur. Mutlak iktidar hırsıyla gözleri dönmüş ve vezinsiz beyinde, zulüm illeti şeklini almış, itimatsızlıktan doğan şahsiyet zaaflarına maruz kalmış, Osman'ın tahtının hâlihazırdaki aşağılık sahibi, kendini Millî Teşkilât'ın en azılı rakibi olarak görmekteydi. Hakikatte ise, (Millî) Teşkilât'ın İtilâf Kuvvetleri'ne gösterdiği tepki, Sultan'ın despotluk temayülleri aleyhinde zuhur eden bir karşıtlıkla beraber kendini göstermekteydi. Fakat bununla o sadece, Sultan'ın otoritesini anayasa sınırları içerisinde tutmaya çalışmaktaydı. Bu zavallı şahıs, memleketinin haklarını müdafaa eden bir önder vazifesini üstlenebilecek zihin yapısına sahip değildi. Onu, neticesinde memleketiyle alâkalı olarak, daha samimi ve cömert hislerle, İtilâf Kuvvetleri'nden ayrılmayı öngören bir harekete teşebbüs etmeden evvel, ümitlerini bir süreliğine boyun eğme politikasına ve sabra dayandırma hatasına düştüğü için kısmen mazur görebiliriz. Ancak, İzmir'de vuku bulan menfur cinayet, halkı ayağa kaldıran, kendisinin de o zamana kadar sığınmış olduğu sabırla kabul tavrı, bu ümitlerin boş olduğunun açık bir işareti değil miydi? Eğer bu vakadan sonra, İstanbul'u terk edip, Anadolu'da yeni filizlenmekte olan Millî Mücadele'nin başına geçmiş olsaydı, bütün Türk halkını parti ve renk ayrımı yapmadan birleştiren bir sembol hâline gelerek, bütün millet nezdinde aynı derecede kabul görürdü ve belki de, İtilâf Kuvvetleri'nin düşmanca müdahalelerine mani olabilirdi. Hâlbuki, Vahdeddin, bütün varlığıyla itilâf Kuvvetleri'yle savaşmayı göze almış tek teşebbüs olan Millî Teşkilât'ı destekleyip, onun muvaffakiyetinden gururlanmak yerine, bütün gücünü, onu ortadan kaldırmaya harcamaktaydı. Dahası, Müslüman tebaayı kışkırtıp,
ayaklandırarak, hâlihazırda, dışarıdaki düşmanla olan savaşında çokça kan kaybetmiş halkını bir iç savaşa teşvik etmekte tereddüt etmemekteydi” (Said Halim Paşa, “Osmanlı İmparatorluğu ve Dünya Savaşı”)!
15 Mayıs 1919'da İzmir'in işgaline rağmen, Anadolu'daki Millî Hareketin başına geçmeyi düşünmeyen Vahdeddin, 16 Mart 1920'de, İstanbul işgal edildikten sonra bile, Anadolu'ya geçmeyi düşünmemiştir! Hâlbuki, bunu yapabilmiş olsaydı, İtilâf Devletlerinin oldukça zorlanacakları ve barış şartlarını yumuşatmayı düşünecekleri muhakkaktı. Vahdeddin Anadolu'ya geçmiş olsaydı, İngiltere'nin, sömürgelerindeki Müslüman halkları zapt etmesinin de pek kolay olmayacağı anlaşılmaktadır. Nitekim, İngiltere'nin Hindistan Genel Valisi'nin Londra'ya gönderdiği bir telgrafla, İstanbul'un işgaline son verilmesini istediğini hatırlatalım! Vahdeddin belki de son şansını, Ankara Hükümetinin Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Tengirşek'in, Avrupa'ya giderken 20 Şubat 1922'de uğradığı İstanbul'da, Vahdeddin'le yaptığı görüşmede, Ankara Hükümetinin sadakati hakkında Padişaha güvence verip, Mustafa Kemal'in, Ankara'daki meclisi tanıması konusundaki ricasını kabul etmesi isteğine karşılık, gözlerini kapayarak sessiz kalmakla kaybetmişti (Andrew Mango, “Atatürk”, s. 394). İktidarı destekleyen bir yazar olan Sabah Gazetesi yazarı Engin Ardıç bile, bu tartışmalara şu yorumla katılmıştır:
“Vahdeddin ileri görüşle ve cesaretle, ağırlığını millî mücadeleden yana koysaydı. Hattâ, kaçıp Ankara'ya gelseydi kimse onu reddedemez, geri çevirmezdi.”
Vahdeddin konusu tartışılırken, bu değerlendir-meler göz önünde tutulmalıdır.

VAHDEDDİN ATATÜRK'Ü SAMSUN'A NE AMAÇLA GÖNDERDİ?
Atatürk'ü Vahdeddin'in Samsun'a, “Git halkı örgütle” diye gönderdiği muhafazakâr kesimin yaygın söylemidir. Son tartışmalar sırasında, Sabah Gazetesi yazarı sayın Mehmet Barlas da, “4 yıl önce katıldığımız bir programda Murat Bardakçı'nın da, Vahdeddin'in Atatürk'ü, 'git halkı örgütle' diye gönderdiğini söylediğini' yazmıştı.
Fakat, sayın Murat Bardakçı birkaç gün sonra Teke Tek programında kesinlikle böyle bir şey söylemediğini bildirmiştir!
Ne yazık ki, bunu savunanlar, kaynak olarak da, Falih Rıfkı Atay'ın ÇANKAYA kitabındaki bir metni gösterirler.
Atatürk'ü, Padişah Vahdeddin'in Anadolu'ya 'ülkeyi kurtar' diye gönderdiği iddialarına kanıt olarak gösterilen bölümde Vahdeddin Atatürk'e şöyle diyor: “Paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Fakat, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, Paşa devleti kurtarabilirsin!”
Doğrudur, Falih Rıfkı Atay'ın Çankaya isimli eserinde bu sözler var ancak bu sözlerin devamı da var! Atatürk, Vahdeddin'in bu sözlerini şöyle değerlendiriyor:
“Memleketi kurtarmak lâzımdır, istersem bunu yapabilirmişim. Nasıl? Hemen hüküm verdim: Vahdeddin demek istiyordu ki, 'hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek mesnedimiz İstanbul'a hâkim olanların siyasetine uymaktır.' Eğer onları memnun edebilirsem, memleketi ve halkı bu siyasetin doğru olduğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkleri uslandırabilirsem Vahdeddin'in arzularını yerine getirmiş olacaktım” (“Çankaya”, s. 174)!
Görüldüğü gibi, iki tarafın da niyetleri başkadır. Biri, kurtuluşu teslimiyette aramakta, diğeri silâhlı mücadelede! Diğer taraftan, Büyük Millet Meclisi'nce, 27 Nisan l920 tarihinde Padişah Vahdeddin'e gönderilen mektup da, çok yanlış olarak bir 'şartsız bağlılık bildirisi' olarak değerlendirilmektedir.
Hâlbuki bu mektupta, “Asya'nın ve İslâm'ın Alemdârı diye, cihanşümul bir şöhret olan milletiniz, kurtuluşunu canına susamış düşmanlarının merhametinden bekler mi?” denilerek, Padişah Vahdeddin, Millî Mücadelenin desteklenmesine davet edilmekteydi!
Peki, Vahdeddin niçin Türklerin direnişinden korkuyordu? Çünkü, çok yanlış olarak, İngilizlerin direniş bölgelerini işgal edeceği endişesi içindeydi de ondan! Hâlbuki, İngilizler böyle bir güce sahip değildi. ./...

QOSHE - VAHDEDDİN HAKKINDAKİ GERÇEKLER (2) - İsmail Şefik Aydın
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

VAHDEDDİN HAKKINDAKİ GERÇEKLER (2)

16 0 0
07.10.2022

Said Halim Paşa, harbi kazanan İtilâf Devletlerinin şu anlayışta olduklarını belirtiyor: “İtilâf Devletleri, aslında, 1916-1917 yıllarındaki gizli antlaşmalarını uygulamayı düşünüyorlardı. Ancak, bunları, Türkiye'nin boyun eğmeğe razı olduğunu göstermesi hâlinde uygulayacakları hususunda mutabık kalmışlardı.”
Said Halim Paşa'nın verdiği şu örnek de, Vahdeddin'in teslimiyetçi politikasının nelere mâl olduğunu anlayabilmek bakımından anlamlıdır: “ Bir Fransız savaş gemisi Mersin'e gönderildi. Geminin komutanı iki subay ve üç tayfasını silâhsız şekilde, öncü olarak karaya çıkardı. Yetkililer telâşlanıp, oradaki küçük Türk müfrezesine şehri terk etmek emri vererek, ordugâhı boşalttılar. Bunun üzerine hemen Fransızlar geldiler. Üç gün sonra, dört Fransız gemisi Mersin koyuna girdi. Toplar atıldı ve Kilikya işgal edildi!”
Fransızlar önce, birkaç askerle Sarayın tepkisini ölçtüler. Sessiz kalındığını görünce de, Mersin işgal edildi!
İslâmcı düşünceleri ile tanınan Said Halim Paşa'nın Vahdeddin hakkındaki şu değerlendirmesi de, günümüzde Vahdeddin'i bir kahraman mertebesine çıkaranlar tarafından özellikle okunmalıdır: “Alçakça ve saçma sapan şahsî hesaplara boyun eğip, gizlice İngiltere'yle anlaşmış ve Osmanlıcılığın en azılı düşmanı ve Türk aleyhtarı ittifakın önderi olmuştur. Mutlak iktidar hırsıyla gözleri dönmüş ve vezinsiz beyinde, zulüm illeti şeklini almış, itimatsızlıktan doğan şahsiyet zaaflarına maruz kalmış, Osman'ın tahtının hâlihazırdaki aşağılık sahibi, kendini Millî Teşkilât'ın en azılı rakibi olarak görmekteydi. Hakikatte ise, (Millî) Teşkilât'ın İtilâf Kuvvetleri'ne gösterdiği tepki, Sultan'ın despotluk temayülleri aleyhinde zuhur eden bir karşıtlıkla beraber kendini göstermekteydi. Fakat bununla o sadece, Sultan'ın otoritesini anayasa sınırları içerisinde tutmaya çalışmaktaydı. Bu zavallı şahıs, memleketinin haklarını müdafaa eden bir önder vazifesini üstlenebilecek zihin yapısına sahip değildi. Onu, neticesinde memleketiyle alâkalı olarak, daha samimi ve cömert hislerle, İtilâf Kuvvetleri'nden ayrılmayı öngören bir harekete teşebbüs etmeden evvel, ümitlerini bir süreliğine boyun eğme politikasına ve sabra dayandırma hatasına düştüğü için kısmen mazur görebiliriz. Ancak, İzmir'de vuku bulan menfur cinayet, halkı ayağa kaldıran,........

© Yeşilgiresun


Get it on Google Play