Dilimiz, özleştirme görüntüsü altında bir karmaşaya sürüklenmiştir. Televizyonda izlediğimiz Suriyeli Türkmen liderinin şu sözleri de bunu kanıtlamaktadır: “Ben Azerbaycanlı kardeşlerimizde daha rahat anlaşıyorum!”
Türkmen lider niçin böyle konuşuyordu? Çünkü, Suriye Türkleri de, Azerbaycan Türkleri de Arapça ve Farsça kökenli fakat, artık Türkçeleşmiş olan kelimeleri dillerinden atmadılar!
Bu konuda değerli dostum, Yeniçağ Gazetesi yazarı rahmetli Hasan Demir'in “Lisan Cinayeti” başlıklı yazısından bir alıntı yaparak kendisini de anmak istiyorum:
“Uydurukça Türk dilinin müstevli makasıyla kesilmesi ve milletin kulağına toptan Haçlı-Siyon cezvesinde eritilmiş bir kurşunun dökülmesidir. Uydurukça asla Öz Türkçe değildir. Çünkü Türkçe değildir. Uydurukça ile 'bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin/Vuslatın başka âlem sen bir ömre bedelsin' diyemeyeceğin için Türk şiiri Orhan Veli Kanık'tan milim yukarı çıkamaz. Hattâ, Orhan Veli bile uydurukça ile Orhan Veli olamaz. Uydurukça ile Osman Nihat Akın ve Münir Nurettin Selçuk gibi bestekârlar yetişemez. Yetişse yetişse popçular yetişir. Uydurukça ile Millî ve Manevî değerler diyemezsiniz. Millî ve Manevî diyemediğin için Millînin ne olduğu, Manevînin ne olduğu şuuruna eremezsin. Bu değerler olmadan millet de olunamaz! Biz bu değerlerden vazgeçersek, değil bu coğrafyada, Asya içlerinde bile tutunamaz, meselâ Etiler gibi tarih sahnesinden çekilip gideriz! Sakın ola ki, sadeleştirmeye karşı olduğum zannedilmesin. Ben aşırılığa, yâni, uydurukçuluğa ve tabî, dil ilminin kurallarına uyulmadan üretilen yapmacılığa karşıyım. Çünkü bunun sinsi bir niyet taşıdığını, bunun Kültür Emperyalizminin Türk Milletine, Türk insanı gibi görünen bir kısım 'ötekiler' eli ve diliyle 'iyi bir şey' diye pazarlandığını görüyorum.(…) Efendim, bunlar, 'umut etmekten' bir 'umarım' üretip, bunu gazete ve televizyonlarda söyleye yaza halkın diline iyice yerleştirdiler. 'Umarım' ne demek? Anne baba, 'Umarım çocuğum üniversiteyi kazanır' diyor!
Hastalar ellerindeki reçeteyi 'Umarım fayda eder' diye bakarak eczaneye koşuyor. Peki, bu durumda 'Umarım' hangi kelimenin yerini almış oluyor? Elbette ki, 'İnşallah' ın yerini almış oluyor! İnşallah, bu milletin her işinde Allah'la olan irtibatıdır. Aynı mihraklar Türkülerimize de musallat olmuş, meselâ 'Beyaz giyme toz olur, siyah giyme söz olur' dan sonra 'Gel beraber gezelim, muradımız tez olur' sözlerini Türküye sokmuşlardır. Hâlbuki, bu Bolu türküsünün aslı, 'Yeşil giy de gezelim, muradımız tez olur' dur! Yeşil İslâm'ı çağrıştırdığı için Türk'ün millî ve manevî değerleri ile kavgalı olanlar bu türkünün dörtlüğünden 'Yeşil'i çıkartmışlardır!”
Bilindiği gibi, yeşil muraddır. Türkünün devam eden mısrası da 'Murad' olmalıdır!
Daha önce de yazmıştık: Dilimize yerleşen ve çocuklarımıza isim olarak verilen Arapça kelimelerin sonlarındaki 'd' harfinin, sözde Türkçeye uyarlamak adına 't' yapılması da bir başka cinayettir. Meselâ, Necmeddin, Selâhaddin, Hayreddin, Hamid gibi kelimelerin sonlarındaki 'd' harfi' 't'ye çevrilerek, bu kelimelerin dinî anlamları da yok edilmiştir! Bunlar herhâlde masum uygulamalar değildir.
KÜTÜRÜMÜZE SALDIRININ
TARİHİ ESKİDİR!
Özleştirmeye bakışımız, değerli dostumuz rahmetli Hasan Demir kardeşimiz gibidir. Fakat, Hasan Demir'in de söylediği gibi, halkın da hiç anlamadığı eski Osmanlıca kelimelerin sadeleştirilmesine de karşı değiliz. Bu bir zorunluluktur. Ama, Nükte, Nüktedan kelimelerini 'Türkçe değil' diye atarak, yerlerine 'Espri ve Espritüel' kelimeleri konulursa, bunları kullanmayı reddederiz.
Sözün özü, bu dil operasyonu ile, daha doğrusu dil ırkçılığı ile hedef alınan aslında Türkçe ve Türklüktür! Bunu iyi anlayalım. Bunun ikinci ayağı yabancı dilde eğitimdir. Meselâ,
Robert Kolejin açılmasını sağlayan ABD'nin stratejisi bakınız neymiş: “Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethetmek için Rumeli Hisarını inşa etmişti. Biz de Robert Kolej'i inşa ediyoruz” (Arslan Bulut, Yeniçağ, 25.6.2003)!
Bu sözler, yabancı dilde eğitimin asıl hedefinin, ülkemizin bağımsızlığına son vermek olduğunu göstermiyor mu? Nitekim, Amerikan BOARD teşkilâtının 1820 yılında Osmanlı topraklarına gönderdiği misyonerlere verilen talimatta “Bu mukaddes ve 'Vaad Edilmiş' topraklar silâhsız bir Haçlı Seferiyle geri alınacaktır” denilmekteydi (Yüksel Mutlu, Yeniçağ, 5.1.2005)!
ZİYA GÖKALP'İN DİL MESELESİNE BAKIŞI
Ziya Gökalp 1917'de, Muallim dergisinde, “Maarif Meselemiz” başlığı ile yayımlanan iki yazısında, Osmanlı'daki eğitim karmaşası ve bunun sebep olduğu sonuçlar hakkında, günümüz eğitimcilerine ve siyasetçilerine de âdeta bir ders niteliğinde olan şu tespitleri yapıyor: “ Türkiye'yi diğer ülkelerden ayıran bir özellik var. Başka milletlerde en seciyeli ve ahlâklı kimseler, tahsilde en ziyade ileri gitmiş kimseler arasından çıktığı hâlde, bizde çoğunlukla bunun tersi gerçekleşiyor. Türkiye'de, vatan için en zararlı adamlar, medrese veya mektepten nasip alanlardır. Meşrutiyetin ilânından beri (1908) gördüğümüz birçok vakalar, bu çelişik gerçeği teyid etmektedir. Türkiye'de medrese ve mektep, terbiye ettiği kişilerin ahlâk ve seciyesini bozuyor. Bizi, diğer milletlerden ayıran bu özelliğin sebebi nedir? Bence bunun bir tek sebebi var; diğer milletlerin maarifi millî bir nitelikte olduğu hâlde, bizim maarifimizin kozmopolit bir durumda bulunmasıdır. Maarifimizin kozmopolit olduğunu anlamak için derin incelemelere gerek yoktur. İstanbul'daki kitapçı dükkânlarıyla, ders yerlerine tasnifkâr bir bakışla bakmak yeterlidir. İstanbul'da üç tür kitapçı vardır:
1. Sahaflar, 2. Beyoğlu, 3. Babıâli caddesi kitapçıları…
Sahaflardaki eğitim-öğretim Arap ve Acem'e; Beyoğlu'ndaki eğitim-öğretim Avrupa'ya aittir. Babıâli caddesindeki Tanzimat eğitim-öğretimi ise bu öncekilerin perişan çevirilerinden ve acemicesine aşırılma ve taklitlerden oluşmaktadır.
Millî eğitim öğretimin ise ne kitapları ne kitapçıları henüz vücuda gelmemiştir!
Ders yerleri de kitapçı dükkânları gibi üç türlüdür:
1.Medreseler, 2. Yabancı Mektepleri, 3. Tanzimat Mektepleri..
Sahafların kitapları Medreselerde; Beyoğlu'nun kitapları Yabancı Mekteplerde; Babıâli caddesinin kitapları Tanzimat Mekteplerinde okutulur. Ders okutulan bu üç yerin farkları birbirinden o kadar açıktır ki, herhangi bir Türk ile on dakika görüşmeniz, onun hangisinden yetiştiğini anlamanıza yeter. Bu üç ders yeri ortak bir özellik taşır: Oralarda yetişen Softa, Levanten ve Tanzimatçıların üçünde de kişilik göremezsiniz. Memleketimizin en büyük hastalığı budur.”
Osmanlı'dan devralınan bu yapıyı hiç dikkate almadan, Cumhuriyetin başarılarını sorgulamaya kalkanlara ne denilebilir ki? ./…

QOSHE - LÂTİN ALFABESİNİN KABULÜ DOĞRU BİR KARARDI (7) - İsmail Şefik Aydın
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

LÂTİN ALFABESİNİN KABULÜ DOĞRU BİR KARARDI (7)

17 1 16
02.12.2022

Dilimiz, özleştirme görüntüsü altında bir karmaşaya sürüklenmiştir. Televizyonda izlediğimiz Suriyeli Türkmen liderinin şu sözleri de bunu kanıtlamaktadır: “Ben Azerbaycanlı kardeşlerimizde daha rahat anlaşıyorum!”
Türkmen lider niçin böyle konuşuyordu? Çünkü, Suriye Türkleri de, Azerbaycan Türkleri de Arapça ve Farsça kökenli fakat, artık Türkçeleşmiş olan kelimeleri dillerinden atmadılar!
Bu konuda değerli dostum, Yeniçağ Gazetesi yazarı rahmetli Hasan Demir'in “Lisan Cinayeti” başlıklı yazısından bir alıntı yaparak kendisini de anmak istiyorum:
“Uydurukça Türk dilinin müstevli makasıyla kesilmesi ve milletin kulağına toptan Haçlı-Siyon cezvesinde eritilmiş bir kurşunun dökülmesidir. Uydurukça asla Öz Türkçe değildir. Çünkü Türkçe değildir. Uydurukça ile 'bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin/Vuslatın başka âlem sen bir ömre bedelsin' diyemeyeceğin için Türk şiiri Orhan Veli Kanık'tan milim yukarı çıkamaz. Hattâ, Orhan Veli bile uydurukça ile Orhan Veli olamaz. Uydurukça ile Osman Nihat Akın ve Münir Nurettin Selçuk gibi bestekârlar yetişemez. Yetişse yetişse popçular yetişir. Uydurukça ile Millî ve Manevî değerler diyemezsiniz. Millî ve Manevî diyemediğin için Millînin ne olduğu, Manevînin ne olduğu şuuruna eremezsin. Bu değerler olmadan millet de olunamaz! Biz bu değerlerden vazgeçersek, değil bu coğrafyada, Asya içlerinde bile tutunamaz, meselâ Etiler gibi tarih sahnesinden çekilip gideriz! Sakın ola ki, sadeleştirmeye karşı olduğum zannedilmesin. Ben aşırılığa, yâni, uydurukçuluğa ve tabî, dil ilminin kurallarına uyulmadan üretilen yapmacılığa karşıyım. Çünkü bunun sinsi bir niyet taşıdığını, bunun Kültür Emperyalizminin Türk Milletine, Türk insanı gibi görünen bir kısım 'ötekiler' eli ve diliyle 'iyi bir şey' diye pazarlandığını görüyorum.(…) Efendim, bunlar, 'umut etmekten' bir 'umarım' üretip, bunu gazete ve televizyonlarda söyleye yaza halkın diline iyice yerleştirdiler. 'Umarım' ne demek? Anne baba, 'Umarım çocuğum üniversiteyi kazanır' diyor!
Hastalar ellerindeki reçeteyi 'Umarım fayda eder' diye bakarak eczaneye koşuyor. Peki, bu durumda 'Umarım' hangi kelimenin yerini almış oluyor? Elbette ki, 'İnşallah' ın yerini almış oluyor! İnşallah,........

© Yeşilgiresun


Get it on Google Play