Falih Rıfkı'nın Dil Kurultayı ile ilgili olarak yazdıklarına devam edelim: “Kurultayın ilk günü Hüseyin Cahit'in zaferi ile çalkalandı. Onun söyledikleri ne kadar iyi karşılanmışsa, cevap verenleri o kadar kayıtsız görmüşlerdi. Locasından manzarayı görüp, kavrayan Atatürk, hasta yatağından Samih Rıfat'ı kaldırarak, kürsüye getirmek zorunda kaldı. Samih Rıfat iyi ve bol konuşur. Bilmeyenlerin anlayışlarını tereddüde düşürecek deliller sürmek marifetini gösterirdi. Hüseyin Cahit yenilmemişti ama, ona cevap verenler yere serilmiş olmaktan kurtulur gibi olmuşlardı. Toplantının sonunda Hüseyin Cahit'e cevap verenlerden bir kısmı Atatürk'ün etrafını almışlar:
'-İşte Hüseyin Cahit bugün öldü' diyorlardı.
Atatürk, gülümseyerek dinliyordu. Hüseyin Cahit ise, akşam karanlığında, sarayın bahçesinden dış kapıya doğru giderken, elini sıkmak isteyenler birbirleri ile âdeta itişiyorlardı.
Bunları seyrettikten sonra Ayaspaşa'daki apartmanıma geldim. Daha nefes bile almadan bir saray otomobili geldi, şoför:
'-Atatürk sizi emretmişler' dedi.
Sofra aynı sofra idi. Ben bir ucuna oturdum. Atatürk dün akşamki cevapçıların söylediklerini dinledikten sonra, bana dönerek: '-Çocuk senin hakkın varmış' dedi.”
Falih Rıfkı şöyle devam ediyor: “Birinci Dil Kurultayında 'Türk Dili Tetkik Encümeni' kurulmuştu. Samih Rıfat reis idi. Ruşen Eşref (Ünaydın) ve Celâl Sahir'den (Erozan) başka üyeleri zorlamacı ve özleştirmeci idiler. Atatürk denemeye karar vermişti. Sözüme dikkat ediniz. Atatürk, bir büyük Türk'tür. O kadar büyük bir stratejisttir. Halk ağzından tarama kelimelerin, sadece görünürde ve sayı bakımından zenginliği ile öz ve ileri bir Türkçe dâvası üzerine o kadar merakını uyandırmışlardı ki, bu bir denemeye değerdi. Atatürk ise denemeden ürkmeyen, onun bütün risklerini kabul eden bir lider idi. Öz bir dil denemesinde son neticeleri alıncaya kadar bu teze inanmış ve bağlanmış tesiri verecek, en acayip kelimeleri bizzat kendisi Meclis kürsüsünden kullanmaktan çekinmeyecekti. Arapça olduğu için 'şey' siz yazıp konuşacaktık! Maarif Vekilliğine gelen Saffet Arıkan, bizi anlayan bir arkadaştı. Atatürk'le konuşması pek cesaretli değildi ama, bir de bizlerle bir deneme yapması acaba nasıl olur gibi telkinlerde bulunuyordu.”
ATATÜRK: DİLİ BİR ÇIKMAZA SAPLAMIŞIZDIR!
Falih Rıfkı dil konusundaki çalışmaların geldiği aşamayı da şöyle anlatır: “Bir akşam Atatürk, sofra bittikten sonra, benim, yanı başındaki iskemleye oturmamı emretti. '-Dili bir çıkmaza saplamışızdır' dedi. Sonra, '-Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır. Ama ben de işi başkalarına bırakamam. Çıkmazdan kurtaracağız' dedi.”
Komisyon üyeleri ile Özleştirmecilerin Çatışması!
Falih Rıfkı, komisyona dahil edilen dil ırkçıları ile yaşadıkları çatışmayı da şöyle anlatmış: “O vakit, Saffet Arıkan'la beraber yeni lûgat komisyonu kurduk. 'Cep Kılavuzu' denen, Osmanlıcadan Türkçeye lûgatı hazırlamağa başladık. Usulümüz pek sade idi: Türkçesi olan yabancı kelimeleri tasfiye ediyorduk. Kullanılır Türkçesi olmayanları Türkçe olarak alıkoyuyorduk. Artık, Türkçe kelimeler yapılma devrine girmiş olduğumuzdan, şivemizdeki ek ve köklerden yeni kelimeler üretiyorduk. Atatürk başlangıçtan pek hoşnut kaldı. Sonra bir gün: '-Niçin müfrit dediklerinizi de heyete almıyorsunuz?' diye sordu. Yaptığınızın itiraz edilecek nesi var? Lûgatınızı bitirdikten sonra tenkid edeceklerine, onlarla şimdiden münakaşa ediniz' dedi. Belki de, özleştirmecilerin müracaatı üzerine bir tavsiyede bulunmuştu. Yalnız başımıza çalışmamız imkânı olmadığını küçük bir yoklama ile anlamıştım. Böylece bizim lûgat komisyonunu genişlettik. Artık pek tartışmalı toplantılar yapıyorduk. Bu devirde biz şiveciler ne kadar kelime teklif ettikse, hemen hepsi sevilmiştir ve dilde kalmıştır. Özleştirmecilerin teklifleri ise uydurmacılık damgası yiyerek hareketin de kötülenmesine sebep olmuştur. Biz dilde ırkçılığa inanmıyorduk. Kullandığımız Türkçenin ekleri ve kökleri ile, bu ilk ve esaslı ileri atılışta, bize yeteceğini de iddia ediyorduk. Biz Fransızca kadar bağımsız bir Türkçeyi ideal saymakta ve bunun bile, hayli uzun zaman sonra mümkün olup olmayacağını düşünmekte idik. Karşımızdakilerden hele bazıları, yeryüzünde eşi olmayan ve eşlenmesine ihtimal de olmayan öz bir dil yaratmak hayâlinde idiler. 'Can' kelimesini Türkçeden kaldırmak gibi, isim verilmez sapkınlıklar ortaya çıkmıştı. Bir gün, 'hüküm' kelimesi üstünde durmuştuk. Fakat bir türlü münakaşanın sonunu getiremiyorduk. Dağıldıktan sonra, dostum Abdülkadir yanıma geldi. Kendisi bir defa demişti ki: '-Ben Asya Türklerinin lehçelerini biliyorum. Sizin ve Yakup Kadri'nin lehçelerini anlıyorum. Benim aklımın ermediği bir lehçe varsa, o da Türk Dil Kurumu'nun lehçesi! Siz bana güçlük çektiğiniz kelimeleri söyleyin. Biz Türkçe asıllarını buluruz' dedi. '-İşte 'hüküm' kelimesi' dedim. Ertesi gün bazı lehçelerde 'ök' ün 'akıl' manasına geldiğini ve bunun bir takım lehçelerde 'uk' şeklini aldığına ve Yakutçada 'um' eki ile kelime yapılabildiğine dair vesikalar getirdi. Toplantı açılınca ben '- Hüküm kelimesi Türkçedir' dedim. Çünkü 'ük-üm' meseleyi hâlletmekte idi. Akşamları komisyon çalışmalarını Atatürk'e götürürdüm. Bu yakıştırma ile böyle ehemmiyetli bir kelime kazanmaklığımızdan pek memnun kaldı. İstiyordu ki, Türkçede mümkün olduğu kadar çok kelime bırakalım, ancak bu kelimelerin Türkçe olduğunu da izah edelim. “
Bizim notumuz: Buradan, da Atatürk'ün, dilimize yerleşen kelimelerin tasfiye edilmesinden yana olmadığını anlıyoruz. Ancak, özleştirmecilik adı altında dil ırkçılığı yapanlar 'hüküm' ve bu kökten türemiş 'Hâkim, Hâkimiyet, Hükümran' gibi kelimeleri atarak yerlerine İngilizce 'Egemen, Hegemon' kelimelerini koymuşlar ve bunu da hemen herkese kabul ettirebilmişlerdir! Bugün solcusundan muhafazakârına hemen herkes bu kelimeyi kullanmaktadır ki, Lâtin alfabesine karşı çıkanların, bu konulardaki suskunluğu anlaşılır gibi değildir.
GÜNEŞ DİL TEORİSİ
Falih Rıfkı dil komisyonunun çalışmaları konusunda özetle şu önemli bilgileri veriyor: “Kılavuz çıktı ama, kimseyi tatmin etmiyordu. Atatürk bir gün: -'İsmet Paşa'yı gördüm. Konuşamıyoruz, dilsiz kaldık, bu kadar çalıştık, küçük bir kılavuz çıkardık diyor' dedi. 1935 sonbaharında Atatürk İstanbul'dan Ankara'ya dönmüştü. Kurum üyelerini yanına dâvet etti. Yatakta idi, Fransızca yazılmış bir kısa etüdden bahsetti. Bu etüd Viyanalı doktor Kvirgiç tarafından yazılmıştı. Viyanalı doktora göre, ilk tefekkür güneşle alâkalı idi. Dillerin doğuşu da güneşe bağlanmalı idi. Bu etüdden ilham almışa benzeyen Güneş-Dil Teorisi üstünde durmak istemiyorum. Ben bu teoriye hiçbir zaman inanmamıştım. Atatürk'ün maksadı birçok yabancı kelimelerin Türkçe olduğunu isbat ettirerek, Türk lûgatını dünyanın en zengin olanlarından biri hâline getirmekti. Biz onun gayesine bakalım ve bağlanalım. Tarih tezleri için de birçok şeyler söylenmiştir ve Atatürk'ün uydurma bir tarih peşinde koştuğu ileri sürülmüştür. Doğrusu şudur ki, dilimiz ve tarihimiz ne Osmanlı aydınlarının sandığı gibi hiçbir şey, ne de Atatürk devrinin zorladığı her şey idi. Atatürk, aşırıları deneyerek doğruyu bulmak istemiştir. Eserini sonuçlandırmaya ömrü yetmedi. Yazık ki, son dil çalışmaları da Atatürk'ün hastalık buhranlarına rastlamıştır.”
Falih Rıfkı'dan aktaracağımız bu kadar. Umarım bir fikir edinmemizi sağlamıştır. Bu konuya devam edeceğiz./…

QOSHE - LÂTİN ALFABESİNİN KABULÜ DOĞRU BİR KARARDI (6) - İsmail Şefik Aydın
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

LÂTİN ALFABESİNİN KABULÜ DOĞRU BİR KARARDI (6)

16 1 3
28.11.2022

Falih Rıfkı'nın Dil Kurultayı ile ilgili olarak yazdıklarına devam edelim: “Kurultayın ilk günü Hüseyin Cahit'in zaferi ile çalkalandı. Onun söyledikleri ne kadar iyi karşılanmışsa, cevap verenleri o kadar kayıtsız görmüşlerdi. Locasından manzarayı görüp, kavrayan Atatürk, hasta yatağından Samih Rıfat'ı kaldırarak, kürsüye getirmek zorunda kaldı. Samih Rıfat iyi ve bol konuşur. Bilmeyenlerin anlayışlarını tereddüde düşürecek deliller sürmek marifetini gösterirdi. Hüseyin Cahit yenilmemişti ama, ona cevap verenler yere serilmiş olmaktan kurtulur gibi olmuşlardı. Toplantının sonunda Hüseyin Cahit'e cevap verenlerden bir kısmı Atatürk'ün etrafını almışlar:
'-İşte Hüseyin Cahit bugün öldü' diyorlardı.
Atatürk, gülümseyerek dinliyordu. Hüseyin Cahit ise, akşam karanlığında, sarayın bahçesinden dış kapıya doğru giderken, elini sıkmak isteyenler birbirleri ile âdeta itişiyorlardı.
Bunları seyrettikten sonra Ayaspaşa'daki apartmanıma geldim. Daha nefes bile almadan bir saray otomobili geldi, şoför:
'-Atatürk sizi emretmişler' dedi.
Sofra aynı sofra idi. Ben bir ucuna oturdum. Atatürk dün akşamki cevapçıların söylediklerini dinledikten sonra, bana dönerek: '-Çocuk senin hakkın varmış' dedi.”
Falih Rıfkı şöyle devam ediyor: “Birinci Dil Kurultayında 'Türk Dili Tetkik Encümeni' kurulmuştu. Samih Rıfat reis idi. Ruşen Eşref (Ünaydın) ve Celâl Sahir'den (Erozan) başka üyeleri zorlamacı ve özleştirmeci idiler. Atatürk denemeye karar vermişti. Sözüme dikkat ediniz. Atatürk, bir büyük Türk'tür. O kadar büyük bir stratejisttir. Halk ağzından tarama kelimelerin, sadece görünürde ve sayı bakımından zenginliği ile öz ve ileri bir Türkçe dâvası üzerine o kadar merakını uyandırmışlardı ki, bu bir denemeye değerdi. Atatürk ise denemeden ürkmeyen, onun bütün risklerini kabul eden bir lider idi. Öz bir dil denemesinde son neticeleri alıncaya kadar bu teze inanmış ve bağlanmış tesiri verecek, en acayip kelimeleri bizzat kendisi Meclis kürsüsünden kullanmaktan çekinmeyecekti. Arapça olduğu için 'şey' siz yazıp konuşacaktık! Maarif Vekilliğine gelen Saffet Arıkan, bizi anlayan bir arkadaştı. Atatürk'le konuşması pek cesaretli değildi ama, bir de bizlerle bir deneme yapması acaba nasıl olur gibi telkinlerde bulunuyordu.”
ATATÜRK: DİLİ BİR ÇIKMAZA SAPLAMIŞIZDIR!
Falih Rıfkı dil konusundaki çalışmaların geldiği aşamayı da şöyle anlatır: “Bir akşam Atatürk, sofra bittikten sonra, benim, yanı başındaki iskemleye oturmamı........

© Yeşilgiresun


Get it on Google Play