Falih Rıfkı'nın şu tespitleri, Cumhuriyet'ten önce dil konusunda yaşanan tartışmalara ışık tutmaktadır: “Edebiyat-ı Cedide, sanat tarihimize edebiyat anlayışında bir ilerleme getirdiği kadar, dil bakımından bir gerileme olmuştu. Selânik'te çıkan Genç Kalemler Dergisi dil meselesine yeni bir canlılık verdi. Bu mecmua, Türkçeleşmenin başlıca bir iki esasını da ortaya atmıştı. “Bir dil yabancı bir dilden kelime alabilir. Kaide alamaz. Konuşma dilinde, Türkçesi olan kelimenin Arapça veya Farsçasını kullanmamalıyız. Türk Yurdu ve daha sonra Yeni Mecmua, Türkçeciliği yeni edebiyat nesillerinin dâvası hâline getirdi. Süleyman Nazif gibi koyu inşacılar, Türkçülere karşı cephe aldılar. Türkçüler diyoruz, şimdi bu kelimeyi ne kadar kolay kullanıyoruz. O zaman ilk kıyamet 'ci' edatının 'Türk' kelimesine eklenmesi ile kopmuştu. 'Türkçü ne demek? Dilimizde zerzevatçı vardır. Yoksa Türkçüler, 'Türk satanlar mı' demektir?' diyorlardı. Mizah gazetelerinde herkesi Türkçeye güldürmek için ortaya atılan misallerden biri ne idi bilir misiniz? 'Tayyare' yerine 'uçak' kelimesinin önerilmesi!”
Falih Rıfkı'nın verdiği şu bilgiler de, dil konusunda, Osmanlı aydınlarının nasıl bir fikrî kargaşa içinde olduklarını, Atatürk'ün gerçekten ne büyük bir iş başardığını göstermektedir: “Türkçeden yeni bir kelime yapmağa, hele ilim terimleri yapmaya kalkışmak cinayet sayılıyordu. Türkçe fiillerden ancak argo ve müstehcen lûgatlar üretilebiliyordu.
Ziya Gökalp gibi Türkçüler dahi, ilim dilinin Arapça kalacağı fikrinde idiler. Ziya Gökalp'in büyük yeniliği, meselâ, 'realite' karşılığı olarak, o güne kadar hiç duyulmamış 'şe'niyet' kelimesini yapmak ve bunu, 'şe'niyetçi' ve 'şe'niyetçilik' diye tarif etmekti! 'Gerçek' kelimesini ilme mâl etmeğe cesaret edemiyordu. Belki buna inanmıyordu da! 'Mefkûre' Ziya Gökalp'in bir uydurmasıdır. Bu uydurma kelime, 'Mefkûreci' ve 'Mefkûrecilik' diye tarif edilmekle Türkçeleşiyordu. Abdullah Cevdet, ilim terimlerinde Lâtincenin kaynak olarak alınması fikrinde idi. Fakat o da Arapçıdır. Bu bir dalgalanma, bulanmadır. Türkçe yeni bir kadere doru çığırından çıkmıştır. Dil, herkesin kullandığı bir şeydir. Dilde yenilik herkesi rahatsız ve tedirgin eder. Bu durum, işleri sathî görenlere anarşi korkusu verir. Dilde başlayan esaslı değişme hareketlerinin nesillerce sürmesi fikrini kimse benimsemek istemez. Yazanlar 'yarına kalmamak', okuyanlar ise bugün anladıklarını yarın anlamamaktan öfkelidirler. Fakat bu alınyazısıdır. Ve hiçbir kuvvet, ileriye doğru bir dil gelişmesini geri çeviremez. Gerçekte dil devrimi dilde sadeleştirme ihtiyacı duyulduğu zaman başlamıştır. Osmanlıcadan hiç ayrılmamak, meselâ rahmetli Halil Nihat gibi 'Şûrayı Devlet' yerine, 'Devlet Şûrası' denmeyi bile dili çirkinleştirmek sayanlar bir yana bırakılırsa, hareketin içinde üç cereyan belirdi. Basit sadeleştirmeciler. Yâni, dilde sadeleştirmeyi kabul etmekle beraber, Türkçeleşmeğe doğru her türlü zorlamayı reddedenler. Türkçeleştirmeciler. Ben bunlar arasında idim. Konuşma ve kullanma diline yerleşen yabancı kelimelere dokunmamalı idik. Türkçeden yeni kelimeler üretirken, kendi eklerimizi, köklerimizi ve şivemizi esas tutmalı idik. Ölü bir kök, yeniden dirilemez. Bir kelimenin ölü manası da öyle. Fakat, bir kelimenin ölü manası ile terim yapılabileceğini kabul ediyorduk. Meselâ 'koğmak' kelimesinin Türkçede eski manası takip etmek' tir. Bundan faydalanarak, 'takibat' yerine aynı zamanda 'koğuşturma' karşılığını yaratabilirdik. Terimlerden aynı zamanda konuşma ve kullanma diline geçmiş olanlara dokunmamalı idik. 'Vicdan' gibi kelimeler bunlar arasında idi. Solumuzda iki ifrat vardı. Bir kısmı, yeni kelimeler yapmak için bütün Türk lehçelerinin eklerinden ve köklerinden faydalanmak ve 'SEL-SAL' gibi, meselâ nisbet eki saydıkları eski ekleri diriltmek isteyenler. Bunlar için 'geniş' deki, 'gen', eski bir ektir. 'sel, sal' gibi 'L' eski bir nisbet olduğuna göre, umumî yerine 'genel' diyebilirdik. Onlara göre 'Genel Yazgan' Türkçe idi. Bize göre, 'Umumî Kâtip'! Türk köyünde 'mal, can, ırz, çift' ve bizzat 'köy' kelimeleri yabancı iken, bucak köşelerine kadar yerleşen 'KÂTİP' kelimesi ile oynayarak hem vakitten olmak, hem itibardan düşmeğe sebep var mıydı? İkinci ifrat, 'mangal' kelimesi bile Arapça olduğu için, ona da bir Türkçe aramağa kalkışan özleştirmeciler idi.”
Bizim notumuz: Özleştirmeciler 'Kâtip' kelimesini önce 'Yazgan', sonra da 'Sekreter' yaptılar! Böylece Türkçeleştirmiş oldular!
Falih Rıfkı, bu açıklamalarıyla, geçmişte dil konusunda yaşanan gelgitlere gerçekten de çok güzel ışık tutmuş. Şimdi onun, 1932 Dil Kurultayı ile ilgili olarak verdiği bilgileri özetleyerek verelim:
“Bir Rusya seyahatinden döndüğümde, 1932'de Dolmabahçe'de I. Dil Kurultayı toplanmak üzere idi. İlk gittiğim sofra, bu Kurultayda görev alanlarla dolu idi. Atatürk beni yanına oturttu:
-Hüseyin Cahit Bey'in tezini biliyor musun? dedi.
-Hayır Efendim.
-Öyle ise önce onu okuyunuz, diye emir verdi.”
Falih Rıfkı şöyle devam eder:
“Birinci Dil Kurultayı için Edebiyat-ı Cedide âzasının sağ kalanlarından da tez istemişler.
Halit Ziya (Uşaklıgil) ve başkaları fikirlerini söylemekten çekinmişler. Hüseyin Cahit (Çorum'da bir müddet sürgün hayatı yaşamıştır) ki, bir sadeleştirmeci idi; düşündüklerini yazıp yollamış. Fakat, eğer Atatürk bu kurultayda belli bir maksat elde etmek istiyor da benim yazdıklarım güçlük çıkarma mahiyetinde ise, yırtınız, atınız' ricasında bulunmuş. Yırtıp atmamışlar da Atatürk'ün yanında okumuşlar. Hüseyin Cahit pek ileri düşünmeden yazar. Hüseyin Cahit'in tezini okudular. Atatürk, döndü ve bana sordu:
'-Ne dersin?'
'-Acaba bu tezi Kurultayda hiç okutmamanız mümkün değil midir' Paşam dedim.
'-Niçin?'
'-Fikirlerden bir kısmı doğru. Fakat, hepsi bir arada Kurultaya gelecek olanlar tarafından iyi karşılanacaktır. Hüseyin Cahit'e neden bir zafer hazırlamalı?'
'-Ya! Öyle ise arkadaşlarımızın verecekleri cevapları dinle de, Hüseyin Cahit Bey'in yerine sen müdafaada bulun' dedi.
Bunu, oldukça sinirli bir sesle söylemişti.”
Falih Rıfkı devamla şunları söylüyor: “Atatürk, bir defa kendinden olduğuna inandıklarına karşı daima ve istisnasız bir müsamaha göstermiştir. Atatürk'ün sofrasında fikirlerini söylemek bir cesaret değildi. Söylememek, aksini söylemek lüzumsuz bir müdahane (karşı tarafın hoşuna gidecek söz ve davranışlarda bulunmak) yahut çıkar bekleyen bir dalkavukluktu. (Hüseyin Cahit'e verilecek) Cevapları tekrarladılar. Hiçbirini kuvvetli bulmadım. Atatürk'e, Cahit'in bu cevapları kolayca karşılayabileceğini de söylemekten çekinmedim. Sofra dağılırken Atatürk beni alıkoydu ve herkes gittikten sonra,
'-Çocuğum, senin de Hüseyin Cahit gibi düşündüklerin olabilir. Fakat ona cevap verecek olanların cesaretlerini kırma' dedi. ./…

QOSHE - LÂTİN ALFABESİNİN KABULÜ DOĞRU BİR KARARDI (5) - İsmail Şefik Aydın
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

LÂTİN ALFABESİNİN KABULÜ DOĞRU BİR KARARDI (5)

19 1 1
25.11.2022

Falih Rıfkı'nın şu tespitleri, Cumhuriyet'ten önce dil konusunda yaşanan tartışmalara ışık tutmaktadır: “Edebiyat-ı Cedide, sanat tarihimize edebiyat anlayışında bir ilerleme getirdiği kadar, dil bakımından bir gerileme olmuştu. Selânik'te çıkan Genç Kalemler Dergisi dil meselesine yeni bir canlılık verdi. Bu mecmua, Türkçeleşmenin başlıca bir iki esasını da ortaya atmıştı. “Bir dil yabancı bir dilden kelime alabilir. Kaide alamaz. Konuşma dilinde, Türkçesi olan kelimenin Arapça veya Farsçasını kullanmamalıyız. Türk Yurdu ve daha sonra Yeni Mecmua, Türkçeciliği yeni edebiyat nesillerinin dâvası hâline getirdi. Süleyman Nazif gibi koyu inşacılar, Türkçülere karşı cephe aldılar. Türkçüler diyoruz, şimdi bu kelimeyi ne kadar kolay kullanıyoruz. O zaman ilk kıyamet 'ci' edatının 'Türk' kelimesine eklenmesi ile kopmuştu. 'Türkçü ne demek? Dilimizde zerzevatçı vardır. Yoksa Türkçüler, 'Türk satanlar mı' demektir?' diyorlardı. Mizah gazetelerinde herkesi Türkçeye güldürmek için ortaya atılan misallerden biri ne idi bilir misiniz? 'Tayyare' yerine 'uçak' kelimesinin önerilmesi!”
Falih Rıfkı'nın verdiği şu bilgiler de, dil konusunda, Osmanlı aydınlarının nasıl bir fikrî kargaşa içinde olduklarını, Atatürk'ün gerçekten ne büyük bir iş başardığını göstermektedir: “Türkçeden yeni bir kelime yapmağa, hele ilim terimleri yapmaya kalkışmak cinayet sayılıyordu. Türkçe fiillerden ancak argo ve müstehcen lûgatlar üretilebiliyordu.
Ziya Gökalp gibi Türkçüler dahi, ilim dilinin Arapça kalacağı fikrinde idiler. Ziya Gökalp'in büyük yeniliği, meselâ, 'realite' karşılığı olarak, o güne kadar hiç duyulmamış 'şe'niyet' kelimesini yapmak ve bunu, 'şe'niyetçi' ve 'şe'niyetçilik' diye tarif etmekti! 'Gerçek' kelimesini ilme mâl etmeğe cesaret edemiyordu. Belki buna inanmıyordu da! 'Mefkûre' Ziya Gökalp'in bir uydurmasıdır. Bu uydurma kelime, 'Mefkûreci' ve 'Mefkûrecilik' diye tarif edilmekle Türkçeleşiyordu. Abdullah Cevdet, ilim terimlerinde Lâtincenin kaynak olarak alınması fikrinde idi. Fakat o da Arapçıdır. Bu bir dalgalanma, bulanmadır. Türkçe yeni bir kadere doru çığırından çıkmıştır. Dil, herkesin kullandığı bir şeydir. Dilde yenilik herkesi rahatsız ve tedirgin eder. Bu durum,........

© Yeşilgiresun


Get it on Google Play