Osmanlı yönetimi her ne kadar Türkleri “Etrak-ı bîidrak” yani idrâksiz Türk olarak vasıflandırıp, Türkçeyi ihmal ederek, Osmanlıca diye bir dili benimsemiş olsa da; Avrupa ülkelerinde din adamlarının yaptığını (din adamları, İncil’in Lâtince okunmasına karşı çıkarak, her milletin kendi dilinde İncil’i öğrenmeleri için mücadele bayrağı açmışlardı), Osmanlı’da da medresenin dışındaki Tasavvuf Ehli yapmıştır. Şeyh Ahmet Yesevi ve talebeleri Hacı Bektaş-ı Veli, Taptuk Emre, Yunus Emre ve onun talebesi Kaygusuz Abdal gibi ulu insanlar, Balkanlara kadar yayılan Türk dünyasını Müslümanlaştırırken, Türkçe konuşup, Türkçe yazarak, dilimizin hayatiyetini sürdürmesini sağlamışlardır. Kaşgar’da Balasagun’lu bir Türk yazar olan Yusuf Has Hacip 1067-1070 yıllarında, Türkçenin dev eseri Kutadgu Bilig’i (Mutlu Olma Bilgisi) yazmıştır. Bu kitabın, biri Arap harfleriyle, öteki Uygur harfleriyle yazılmış iki elyazması bulunmaktaydı. İlim dilinin Arapça, şiir dilinin Farsça olduğu bir çağda Yusuf Has Hacip, başta bilgi olmak üzere, adalet, saadet, iyilik, akıl, cehalet, ahlâk, dürüstlük gibi konuları ele aldığı siyasetnamesini, “ceylan kadar güzel ve misk gibi iç açıcı” olarak nitelendirdiği Türkçe ile kaleme almıştı. Türkolog Roux, böylece Türkçenin, kendini Müslüman dünyanın edebî dili olarak kabul ettirdiğini söyler (Türklerin Tarihi, s. 196).

Kaşgarlı Mahmud’un l072-1083 yılları arasında Bağdat’ta yazdığı Türk dili sözlüğü Divan-ı Lûgat it Türk de, Türk halkının bir gelenek ve görenek ansiklopedisi ve hem de Türk dilinde yazılmış bir halk edebiyatı antolojisiydi. Timur Hanlığının vezirlerinden Ali Şir Nevai (1441-1501) Çağatay Türkçesinde önemli eserler verdi. O çağlarda Avrupa’da bu çapta eserler yoktu! Makyavel’in Prensi 1532’de yazılmıştır!

DİLİNİ KAYBEDEN MİLLETLER YOK OLUYOR!

Dil, bir milletin varlığını sürdürmesinde en önemli etkendir. Dilini kaybettiği için yok olan milletler var. Örneğin Keltler bu milletlerden biridir. Romalılar Keltlerle baş edemeyeceklerini anlayınca “Lâtince bilmeyen adam değildir” diye bir propaganda ile işe başlayalım sonra bunlar dillerini unuturlar, dillerini unutunca yok olur giderler” diyerek dünyada kültür emperyalizminin ilk bilinçli örneğini uygulamışlardır. Gerçekten de bir nesil sonra Keltler tamamen Roma hâkimiyetine girerek millî kimliklerini kaybederler. Aynı şeyi İngilizler İrlanda’da yapmaya karar verirler; “Millî Yüksek Öğretim Kurumu” diye bir teşkilât kurarlar. Kurumun başına da İrlanda’nın İngiliz valisini getirirler; birkaç tane de İrlandalı işbirlikçi... İrlanda dilinde eğitim yapmak yasaklanır. Ne var ki, İrlandalılar geceleri evlerinin bodrumlarında, çocuklarına İrlanda dilinde eğitim vermeyi sürdürürler. Sonuçta, bu çabalarının sâyesinde, İrlandalılar millî kimliklerini korumayı başarırlar ve 1920’lerde İrlanda Cumhuriyeti ortaya çıkar. Bizde ise, bazı muhafazakâr kesimlerin hiç tanımadıkları Osmanlı’ya hayranlıkları devam ettiğinden, Türkçenin kolaylıkla okunup yazıldığı Lâtin alfabesine karşı tavır alınmaktadır. Sayın Mahir Ünal’ın yaptığı da budur! Hâlbuki, bugün asıl meselemiz, sayın Engin Ardıç’ın da belirttiği gibi, Türkçeyi ve Türkçeleşmiş kelimeleri, Batı dillerinin saldırılarından kurtarmaktır. Sayın Ünal asıl bu konu ile ilgilenmelidir.

Falih Rıfkı’dan devam edelim: “Biz Türkçüler eski sadeleştirmecilerden bir hayli ileride idik. Sadeleştirmeciler Osmanlıcayı reddetmemişlerdir. ‘Câlib-i nazar-ı dikkat’ yerine ‘nazar-ı dikkati celbeden’ sözü bir sadeleştirme örneği idi. Sadeleştirme hareketi pek eskidir. İkinci Murat (Fatih’in babası) meşhur ‘Kâbusname’yi pek sevmiş. Fakat okuduğu tercümelerden hiçbirinin açık olmadığından Mercümek Ahmed’e şikâyet etmiş:

‘-Bir kimse olsa ki, açık tercüme etse. Tâ ki, mefhumundan gönüller hazzalsa’ demiş.

Mercümek Ahmed eseri yeniden Türkçeye çevirmiş. Bu 400 sayfalık tercüme, Türkçenin başlıca anıtlarından biridir. Bugün bir Türk çocuğu, üstünden asırlar geçen bu kitabı, daha dünkü Fecr-i âti nesrinden bin kat daha kolaylıkla okur. Sizinle, kitabın sonundaki parçalardan birkaç satır okuyalım:

‘Halife bir gün, Cafer adında bir âlimle birlikte Şat Irmağında gezmeye çıkar. Vakit hoş ve gönlü açıktır.’

Bir de, 1908 mekteplerinde okunan bir tarih kitabından aldığım şu parçaya bakınız:

‘Ol şeb-i hayır ki, bir sabah-ı felâhın miftaah-ı zafer küşası idi. Şehriyar-ı Gâzi Hazretleri cebin-i taarru-u iftikarı zemin-i teşeffu-u istinsardan kaldırmayıp…”

Falih Rıfkı daha sonra, Yunus’un temiz Türkçesinden şu örneği verir:

‘Derviş bağrı baş gerek/Gözü dolu yaş gerek/Koyundan yavaş gerek/Sen derviş olamazsın.

Dövene elsiz gerek/Sövene dilsiz gerek/Derviş gönülsüz gerek/Sen derviş olamazsın.’

Falih Rıfkı, ‘Bunun da karşısına Fikret’den, Cenab’tan, Hâşim’den kıtalar koyup mukayese ediniz’ diyor ve şunu ekliyor: ‘Ah! Türk nesri, Mercümek Ahmed’den, Türk şiiri Yunus’tan yürüseydi!’”

Ne yazık ki, Yavuz Selim divanını Farsça yazarken, Şah İsmail Türkçe yazacaktır!

Falih Rıfkı’nın belirttiğine göre, yazı dilinde esas, ilimde bilhassa Arapça, edebiyatta Farsçadır. Bu yazı, medresenindir. Ve onunla bir mektup yazmak için bile on sekiz yıl dirsek çürütmek lâzım gelir!

II. Mahmud döneminde. Osmanlı ordusunda uzman olarak görev yapan Alman Mareşali Moltke, “ Türkiye Mektupları” isimli kitabında, Osmanlı’daki eğitim durumu hakkında şu bilgileri verir: “Okuma yazma bilen bir Türk’e ‘hafız’ yâni bilgin denir. Kur’an’ın ilk ve son surelerini ezberleyerek tahsilini tamamlar, dört işlemi pek azı tam olarak bilir. Münevver diyebileceğim ricalden her Türk, fala ve rüya tabirlerine tamamen inanır ve dünyanın yuvarlak olduğunu tasavvur bile edemezdi. Dönmelerden başka bir Avrupa dili konuşan yoktu. Yüksek memuriyetteki Türkler bile, kendi dillerinde yazılmış mektupları başkasına okuttururlar” (O. Selim Kocahanoğlu, “31 Mart Ayaklanması”, s. 71).

İşte, Atatürk tarafından kapatılmaları günümüzde bile eleştirilen Medreselerin durumu buydu! Medreseler, eğitimdeki yetersizliklerinin yanında, bir de, asker kaçaklarının sığındığı bir yer hâline gelmişlerdi. Çünkü, Medrese öğrencileri askere alınmamaktaydılar. Bu yüzden, buralarda oldukça fazla sayıda ‘ihtiyar delikanlılar’ bulmak mümkündü!

Yukarıda söz ettiğimiz “Yüksek memuriyetteki Türkler bile, kendi dillerinde yazılmış mektupları başkasına okuttururlar” tespiti hakkında bir de Nasreddin Hoca fıkrası vardır. Bir tanıdığı Hoca’ya gelir ve Konya’daki bir arkadaşına bir mektup yazmasını rica eder. Hoca – “yazarım yazmasına da, okumak için benim de Konya’ya gitmem gerekir” diye cevap verir!

Okuma yazma bilenlerin bile durumu işte budur!

Falih Rıfkı şöyle devam ediyor: “Geniş halk yığınlarına yayılmak isteyen edebiyat, konuşma dilini benimsemiştir. Tekke dili halk dili idi. Bu dil derindir ve birçok tasavvuf deyimleri ile zengindir de, Fakat, klâsik edebiyatın da ve bizim neslin okuduğu resmî edebiyat kitaplarının da dışında bırakılmıştır!” ./…

NOT: 1. PKK/PYD Terör örgütünün İstiklâl Caddesi’ndeki menfur terör eylemini lânetliyoruz. Terörist kadın Amerika/PKK’nin kontrolündeki Ayn-el Arap’tan (Kobani’den) gelmiş. Hadise bu kadar açık. Fakat 6’lı Masa yaptığı açıklamada terör eylemini lânetlemekle birlikte isim vermiyor, veremiyor! PKK diyemiyor!

2. Birleşmiş Milletler’de yapılan, Rusya’nın Ukrayna’ya harp tazminatı ödemesini öngören karar tasarısının oylanmasında Türkiye; Amerika, İngiltere, Fransa ve Yunanistan’la birlikte ‘KABUL’ oyu kullandı. Aralarında Türk Cumhuriyetlerinin de bulunduğu 74 ülke ‘ÇEKİMSER’ oy verdi. Azerbaycan ve Türkmenistan’la diğer bazı ülkeler ise oylamaya hiç katılmadılar. Suudi Arabistan ve BAE bile ‘ÇEKİMSER’ oy kullanırken bizim, Atlantikçilerle birlikte ‘KABUL’ oyu kullanmamızın nedenleri milletimize açıklanmalıdır.

QOSHE - LÂTİN ALFABESİNİN KABULÜ DOĞRU BİR KARARDI (4) - İsmail Şefik Aydın
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

LÂTİN ALFABESİNİN KABULÜ DOĞRU BİR KARARDI (4)

24 1 1
21.11.2022

Osmanlı yönetimi her ne kadar Türkleri “Etrak-ı bîidrak” yani idrâksiz Türk olarak vasıflandırıp, Türkçeyi ihmal ederek, Osmanlıca diye bir dili benimsemiş olsa da; Avrupa ülkelerinde din adamlarının yaptığını (din adamları, İncil’in Lâtince okunmasına karşı çıkarak, her milletin kendi dilinde İncil’i öğrenmeleri için mücadele bayrağı açmışlardı), Osmanlı’da da medresenin dışındaki Tasavvuf Ehli yapmıştır. Şeyh Ahmet Yesevi ve talebeleri Hacı Bektaş-ı Veli, Taptuk Emre, Yunus Emre ve onun talebesi Kaygusuz Abdal gibi ulu insanlar, Balkanlara kadar yayılan Türk dünyasını Müslümanlaştırırken, Türkçe konuşup, Türkçe yazarak, dilimizin hayatiyetini sürdürmesini sağlamışlardır. Kaşgar’da Balasagun’lu bir Türk yazar olan Yusuf Has Hacip 1067-1070 yıllarında, Türkçenin dev eseri Kutadgu Bilig’i (Mutlu Olma Bilgisi) yazmıştır. Bu kitabın, biri Arap harfleriyle, öteki Uygur harfleriyle yazılmış iki elyazması bulunmaktaydı. İlim dilinin Arapça, şiir dilinin Farsça olduğu bir çağda Yusuf Has Hacip, başta bilgi olmak üzere, adalet, saadet, iyilik, akıl, cehalet, ahlâk, dürüstlük gibi konuları ele aldığı siyasetnamesini, “ceylan kadar güzel ve misk gibi iç açıcı” olarak nitelendirdiği Türkçe ile kaleme almıştı. Türkolog Roux, böylece Türkçenin, kendini Müslüman dünyanın edebî dili olarak kabul ettirdiğini söyler (Türklerin Tarihi, s. 196).

Kaşgarlı Mahmud’un l072-1083 yılları arasında Bağdat’ta yazdığı Türk dili sözlüğü Divan-ı Lûgat it Türk de, Türk halkının bir gelenek ve görenek ansiklopedisi ve hem de Türk dilinde yazılmış bir halk edebiyatı antolojisiydi. Timur Hanlığının vezirlerinden Ali Şir Nevai (1441-1501) Çağatay Türkçesinde önemli eserler verdi. O çağlarda Avrupa’da bu çapta eserler yoktu! Makyavel’in Prensi 1532’de yazılmıştır!

DİLİNİ KAYBEDEN MİLLETLER YOK OLUYOR!

Dil, bir milletin varlığını sürdürmesinde en önemli etkendir. Dilini kaybettiği için yok olan milletler var. Örneğin Keltler bu milletlerden biridir. Romalılar Keltlerle baş edemeyeceklerini anlayınca “Lâtince bilmeyen adam değildir” diye bir propaganda ile işe başlayalım sonra bunlar dillerini unuturlar, dillerini unutunca yok olur giderler” diyerek dünyada kültür emperyalizminin ilk bilinçli örneğini uygulamışlardır. Gerçekten de bir nesil sonra Keltler tamamen Roma hâkimiyetine girerek millî kimliklerini kaybederler. Aynı şeyi İngilizler İrlanda’da yapmaya karar verirler; “Millî Yüksek Öğretim Kurumu” diye bir teşkilât kurarlar. Kurumun başına da İrlanda’nın İngiliz valisini getirirler; birkaç tane de İrlandalı işbirlikçi... İrlanda dilinde eğitim yapmak yasaklanır. Ne var ki,........

© Yeşilgiresun


Get it on Google Play