ÖZTÜRKÇECİLER NEYE HİZMET EDİYORLAR?
Ünlü Çinli bilgin Konfüçyüs, “ Bir milleti yok etmek istiyorsanız önce dilini bozun” der.
Öztürkçecilik adı altında yapılan tam da budur. Dilimize âdeta bir savaş açılmıştır. Halkın kullanımında olan, herkesin lûgata bakmadan anlayabildiği bazı Osmanlıca kelimelerin yerini yabancı kelimeler almıştır. Mesela, “Mülâkat” röportaj oldu. Hayat kelimesini attılar yerine “YAŞAM” kelimesini koydular ve bir de SEL eklediler. “Yaşamsal” oldu! Hâlbuki, biz lise yıllarında okuduğumuz Türkçede “YAŞAMSAL” demezdik, “HAYATΔ derdik!
İşin ilginci, dilimizle bu kadar oynayan bu dil ırkçılarının milliyetçi olmamalarıdır! Bunlar Batıcıdırlar!
FALİH RIFKI'NIN YAZDIKLARI ÖNEMLİ!
Dil konusu üzerinde biraz daha derinliğine durmak gerekiyor ki, bu konuda, Falih Rıfkı Atay'ın ÇANKAYA kitabında önemli bilgiler mevcuttur. Bunların bilinmesi gerekiyor. Bunları bilelim ki, dil tartışmaları konusunda hangi aşamalardan geçtiğimiz öğrenilsin de, sayın Mahir Ünal'ın yaptığı gibi, anlamsız tartışmalara sebep olunmasın.
Falih Rıfkı Atay, her Türk aydınının mutlaka okuması gereken “ÇANKAYA” kitabının “Dil ve Tarih” bölümünde şu çok değerli bilgileri vermektedir:
“Mustafa Kemal de, kendinden önceki ve sonraki kuşaklar gibi, Türklüğün geçmiş medeniyetlerde yeri olmadığını ileri sürmekte, Frenk edebiyatı ile birleşen tarih kitaplarını okuyarak ve Türkçenin bir ilim ve edebiyat dili olamayacağına inandırılarak yetişmiştir. Osmanlı tarihi, Osmanlı Hanedanından önceki Türklüğe 'BARBAR' gözüyle bakar; Türklüğe ancak, Arap-İslâm dünyası içinde şahsiyetini kaybettiği kadar değer verir. Türkler medeniyet bakımından tarihsiz, ilim ve edebiyat bakımından dilsizdirler! 19. ve 20. Asır Türkçüleri, Osmanlı inkârcılığına karşı isyan etmişlerdi. Eski Türklüğün ilme ve medeniyete hizmetleri üzerine yeni bazı Batı bilginlerinin kılavuzluğu ile, yazılar yazmışlar ve Türkçenin bağımsız bir dil olacağı dâvasını ortaya atmışlardı. İlk zamanlar Osmanlı fikir adamları âleminde büyük bir akis bırakmayan bu iddialar, 1908 Meşrutiyetinden sonra, Türkçülerle beraber tam bir hareket karakteri almıştı. Alfabe işi başlangıçta Atatürk için sadece bir yazı işi idi. Fakat, yeni yazının, bizim kuşak edebiyatçılarında daha ilk dünya harbi öncesinden beri gelişen Türkçecilik akımını uyandırmamasına imkân yoktu. Osmanlıca yeni yazı içinde yaşayamazdı. Osmanlıcanın temeli ilim dilinde Arap iştikaklarıdır (türetmeleridir). Edebiyat da, bilhassa Farsça şekillerdir. Yeni yazıda, Arap kelimesi bütün şahsiyetini kaybetmekte ve kolaylığıyla, Türkçe ve Türkçeleşmiş kelimelere ilgi duyulmakta idi. Yeni yazı 1928 kasımında kabul edildikten sonra, Alfabe Komisyonu Dil Komisyonuna çevrilmiştir. Ben de Komisyondaydım. Başvekil İsmet Paşa, 'Larousse'un bir Türkçesini yapınız' diyordu. İki ciltlik Larousse lûgatının kelimeleri Türkçe ile karşılanacaktı. Eski Fransızca-Türkçe lûgatlardaki karşılıklardan haylisi kelime değil, tariflerdir. O kadar zengin sandığımız Osmanlıca Batı ilim ve kültür dilleri arasında değildi.”
Bizim notumuz: Prof. Niyazi Berkes, “ Türkiye'de Çağdaşlaşma” isimli kitabında, Türk aydınlarının bilim ve felsefe tartışmalarında Osmanlıca ile anlaşamayınca, aralarında Fransızca konuştuklarını yazar!
Lâtin harflerinin kabul edilmesinin öneminin anlaşılabilmesi için, II. Mahmud'un 1838'de, Tıp Okulu'nun (İstanbul Tıp Fakültesi) açılışında yaptığı şu konuşma oldukça aydınlatıcıdır: “Bu okula, insan sağlığının korunması gibi kutsal bir ödeve kendini verecek bir okul olacağı için öncelik verdim. Tıp öğretimi Fransızca olarak yapılacaktır. Bunun neden yabancı bir dille yapılacağını soracaksınız. Geçmişte bizde de tıp bilimleri üzerine birçok kitaplar yazılmıştır. Hattâ Avrupalılar bu kitapları kendi dillerine çevirerek onlardan çok şeyler öğrenmişlerdi. Fakat bu kitaplar Arapça yazılmıştır. Birçok yıllardan beri İslâm okullarında bu kitaplar ilgi konusu olmaktan çıktıkları, bunları bilenlerin sayısı azaldığı için artık kullanılmaz olmuşlardır. Şimdi, tıbbı kendi dilimize çevirmek için yeniden bu kitaplara dönmek, yıllar alacak uzun bir iştir. Bu kitapları kendi dillerine çevirmekle, Avrupalılar, yüz yıldan fazla bir süreden beri bunlara birçok yeni katkılarda bulunmuşlardır. Bu yüzden tıp üzerine yazılmış Avrupa eserlerine kıyasla bu Arapça eserler artık yetersizdir. Bu eksikliklerin yeni eserlerden alınacak bilgilerle kaldırılabileceği iddia edilse bile, bunlar çabucak Türkçeye çevrilemezler. Çünkü Tıp Öğrenimi için gerekli olan beş altı yıldan başka, Arapçayı iyice öğrenmek en aşağı on yıl ister. Hâlbuki, bir yandan ordumuz ve halkımız için iyi yetişmiş doktorlara, öte yandan tıp bilimlerinin kendi dilimize kazandırılmasına acele ihtiyacımız var. Bu yüzden, Fransızcayı öğrenmenizi istemekten maksadım, onu, sırf bu dilin hatırı için öğrenmeniz değil, tıbbı öğrenmeniz ve bu bilimi adım adım kendi dilimize kazandırmaktır. Ancak bu yapıldığı zaman kendi ülkemizde tıp, kendi dilimizde okutulur hâle gelecektir” (Prof. Niyazi Berkes, “Türkiye'de Çağdaşlaşma”, s. 181-182).
II. Mahmud'un bu beklentisi yaklaşık 40 yıl sonra gerçekleşecek ve Sultan Abdülhamid döneminde 1886 yılında, Tıp Okulu'nda, öğretim dili olarak Türkçe, Fransızcanın yerini alacaktır.
Falih Rıfkı'dan devam edelim: “Larousse tercümesine başlanınca, Osmanlıcanın fakirliği hemen meydana çıkar. Birçok kelimeye ihtiyaç vardı. Bunlar ya eski metinlerde bulunacak, yahut yeniden yapılacaktı.
Bizim notumuz: İşte, yeni Türkçe kelimeler üretilmesi işine bu nedenle girişilmiş fakat Atatürk'ten sonra bu iş amacından saptırılmıştır. Zaten, hemen her konuda böyle olmamış mıdır? Sayın Engin Ardıç'ın önerdiği gibi, sayın Mahir Ünal, bugün hemen herkesin benimsediği ve okumanın ve yazmanın kolaylıkla öğrenildiği Lâtin alfabesi ile uğraşacağına, asıl bu konu ile ilgilenmelidir.
Falih Rıfkı şöyle devam ediyor: “Kelime arayışlarında Arapçaya bağlı kalmak kimsenin aklına gelmediği için, 'yeni'yi Türkçede arıyorduk. Komisyon üyelerinin bir kısmı Türkçe kelimeleri toplamak vazifesini üzerlerine aldılar. Larousse tercümesi pek yavaş yürümekte idi. Komisyon üç dört yıl içinde bir alfabe kitabı ile, yeni imlâyı öğretmek için bir küçük gramer, bir de imlâ lûgatından başka eser vermemiştir. Atatürk, Türkçülerin bu münasebetle, öz dil zenginlikleri hakkındaki iddialarıyla ilgileniyordu. Wells'in tarihi de (H.G.Wells'in “Cihan Tarihinin Ana Hatları” kitabı) onu Türkçülerin anlayışına ısındırmıştı. Türklerin, bize öğrettiklerinden başka türlü bir tarihi olduğu ve Türkçenin bağımsız bir ilim ve edebiyat dili olabileceği kanısı, Türklük gururu ile göğsü durmadan kabarıp inen Atatürk'e büyük bir şevk verdi. Biraz zorlama da olsa, Türkler onulmaz aşağılık duygusundan, yâni, bir medeniyet tarihleri ve bir ilim ve edebiyat dilleri olmadığı tevekkülünden kurtulmalı, hattâ, bu aşağılık duygusunu, medeniyete ve ilme hizmet eden başlıca milletlerden olmak üstünlüğü duygusu ile değiştirmeli idiler. Böyle bir duygu değiştirmede, Arapça kadar zengin ve sağlam temelli bir dilleri olduğuna inanmaları da şart idi.” ./…

QOSHE - LÂTİN ALFABESİNİN KABULÜ DOĞRU BİR KARARDI (3) - İsmail Şefik Aydın
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

LÂTİN ALFABESİNİN KABULÜ DOĞRU BİR KARARDI (3)

20 1 1
18.11.2022

ÖZTÜRKÇECİLER NEYE HİZMET EDİYORLAR?
Ünlü Çinli bilgin Konfüçyüs, “ Bir milleti yok etmek istiyorsanız önce dilini bozun” der.
Öztürkçecilik adı altında yapılan tam da budur. Dilimize âdeta bir savaş açılmıştır. Halkın kullanımında olan, herkesin lûgata bakmadan anlayabildiği bazı Osmanlıca kelimelerin yerini yabancı kelimeler almıştır. Mesela, “Mülâkat” röportaj oldu. Hayat kelimesini attılar yerine “YAŞAM” kelimesini koydular ve bir de SEL eklediler. “Yaşamsal” oldu! Hâlbuki, biz lise yıllarında okuduğumuz Türkçede “YAŞAMSAL” demezdik, “HAYATΔ derdik!
İşin ilginci, dilimizle bu kadar oynayan bu dil ırkçılarının milliyetçi olmamalarıdır! Bunlar Batıcıdırlar!
FALİH RIFKI'NIN YAZDIKLARI ÖNEMLİ!
Dil konusu üzerinde biraz daha derinliğine durmak gerekiyor ki, bu konuda, Falih Rıfkı Atay'ın ÇANKAYA kitabında önemli bilgiler mevcuttur. Bunların bilinmesi gerekiyor. Bunları bilelim ki, dil tartışmaları konusunda hangi aşamalardan geçtiğimiz öğrenilsin de, sayın Mahir Ünal'ın yaptığı gibi, anlamsız tartışmalara sebep olunmasın.
Falih Rıfkı Atay, her Türk aydınının mutlaka okuması gereken “ÇANKAYA” kitabının “Dil ve Tarih” bölümünde şu çok değerli bilgileri vermektedir:
“Mustafa Kemal de, kendinden önceki ve sonraki kuşaklar gibi, Türklüğün geçmiş medeniyetlerde yeri olmadığını ileri sürmekte, Frenk edebiyatı ile birleşen tarih kitaplarını okuyarak ve Türkçenin bir ilim ve edebiyat dili olamayacağına inandırılarak yetişmiştir. Osmanlı tarihi, Osmanlı Hanedanından önceki Türklüğe 'BARBAR' gözüyle bakar; Türklüğe ancak, Arap-İslâm dünyası içinde şahsiyetini kaybettiği kadar değer verir. Türkler medeniyet bakımından tarihsiz, ilim ve edebiyat bakımından dilsizdirler! 19. ve 20. Asır Türkçüleri, Osmanlı inkârcılığına karşı isyan etmişlerdi. Eski Türklüğün ilme ve medeniyete hizmetleri üzerine yeni bazı Batı bilginlerinin kılavuzluğu ile, yazılar yazmışlar ve Türkçenin bağımsız bir dil olacağı dâvasını ortaya atmışlardı. İlk zamanlar Osmanlı fikir adamları âleminde büyük bir akis bırakmayan bu iddialar, 1908 Meşrutiyetinden sonra, Türkçülerle beraber tam bir hareket karakteri almıştı. Alfabe işi başlangıçta Atatürk için sadece bir yazı işi idi. Fakat, yeni yazının, bizim kuşak edebiyatçılarında daha ilk dünya harbi öncesinden beri gelişen Türkçecilik........

© Yeşilgiresun


Get it on Google Play