Ordumuzun Irak'ın Kuzeyinde yaptığı askerî operasyonlarda kimyevi silâh kullanıldığı iftirası muhakkak ki, her Türk vatanseverinin öfkesini mucip olmuştur. Bilindiği gibi, daha önce de, Devlet ve Millet düşmanı odaklar ordumuza böyle bir iftirada bulunmuşlardı. Bu sefer tarih Atatürk dönemiydi. CHP Tunceli milletvekili Hüseyin Aygün, Cumhuriyete karşı tavrı belli olan Zaman gazetesinde, hem de Atatürk'ün öldüğü tarih olan 10 Kasım günü yayımlanan mülâkatında, “Dersim katliamının sorumlusu devlet ve CHP'dir. Atatürk de bu olaylardan haberdardır” iddiasında bulunarak, Dersim tartışmalarını yeniden alevlendirmişti.
Başta Zaman gazetesi olmak üzere yandaş basın, Hüseyin Aygün'ü destekliyor; Dersim üzerinden Atatürk ve Cumhuriyet yargılanıyordu! Zaman gazetesi yazarı Mümtazer Türköne'ye göre “l937-1938 yıllarında 50 bin insan öldürülmüş! Devlet önce bu bölgede bir isyan çıkartmış; sonra da isyanı bastırmak bahanesi ile katliam yapmış! Kılıçdaroğlu 1937'in CHP'sinin misyonunu temsil etmek zorunda değilmiş!”
Zaman gazetesinin bir başka yazarı İhsan Dağı da, İhsan Sabri Çağlayangil'in, “Dersimlileri kimyasal silâh kullanarak, mağaralarda fare gibi zehirlediler” iddiasına yer vermiş. Dağı'ya göre 'katliamda' ölenlerin sayısı 50 bin ile 100 bin arasındaymış!(Zaman, 18.11.2011)!
Bu iftiraları atmaktan bunların amacı ne ola ki?
Türkiye'yi milletlerarası alanda mahkûm ettirmek, itibarsızlaştırmak!
Hele bir düşününüz! Ordumuz, Irak'ın ve Suriye'nin Kuzeyinde PKK/PYD'ye darbe üstüne darbe vuruyor. SİHA'larımız teröristlerin korkulu rüyası. Yerleri tespit edilerek hepsi birer birer etkisiz hâle getiriliyor. Bunu yaparken, dünyanın (emperyalist devletlerin) gözlerinin üstümüzde olduğunun bilincindeyiz. Bu bilince sahip ve artık kendi silâhlarını üreten bir ordunun kimyevî silâh kullanması, Batı'ya, 'gelin bize ambargo uygulayın' mesajı vermek anlamına gelmez mi? Kaldı ki, ordumuzun kahramanlığı ve centilmenliği bizzat yabancı yazarlar tarafından takdir edilmektedir. Türk Milletinin tarihinde böyle sabıkalar yoktur. Ancak, aydınlarımızın pek hayran oldukları Batılı ülkelerin tarihlerinde birçok örnek bulunabilir. Meselâ, İngilizlerin, Kuzey Amerika yerlilerine, çiçek hastalığı virüsü bulaştırılmış battaniyeleri dağıtarak, yüz binlercesini topluca öldürmeleri gibi!
Ne dün ordumuzun envanterinde kimyevî silâh vardı, ne de bugün vardır. Biz, şükür Allah'a ki, aydınlarımızın pek özendikleri bir Batılı ülke olmadık; olmayacağız da. Çünkü, Batılı olmak demek, şan ve şeref dolu tarihimizi ve yüksek kültür değerlerimizi inkâr etmek demektir. Büyük Atatürk'ün dediği gibi “Bize Türk ve Müslüman olmak yeter!”
Ancak ne var ki, aydınlarımız (daha doğrusu okumuşlarımız demek gerekir. Çünkü, aydın milletinin değerlerine bağlı, milletini seven ve ileri milletler seviyesine yükselmesi için milletine önderlik eden insandır. Milletine tepeden bakan, kültürüne burun kıvıran insanlara aydın denilemez; bunlara olsa olsa 'okumuşlar' denilir) Batı hayranıdırlar. Bunun başlangıcı da, Tanzimat Dönemine kadar gider. Yabancı mektepler bu tarihten sonra açılmıştır. Bu yabancı mekteplerde yetişenler millete yabancılaşmıştır. Bu okullarda okuyanlar, Türk düşmanlığının yanı sıra, aynı zamanda, elbette ki, Batı hayranı olarak yetiştirilmişlerdir. Robert Kolej'de okuyan Müfide Ferit Tek, ecnebî okulları için şu tespiti yapar: “Gerçekte buraya Türk giremez demek doğru değildir. Türk girer, fakat Türk çıkamaz!”
Atatürk Döneminde bu okullara karşı savaş açılmış ve Türk çocuklarının, tarih şuûruna sahip, kültürüne bağlı ve milletini seven ferdler olarak yetiştirilmeleri için Millî Eğitime büyük önem verilmiştir. Osmanlı Döneminde gençlerimize öğretilmeyen Türk Tarihi, Atatürk'ün yazdırdığı “Türk Tarihinin Ana Hatları” kitabıyla okullarda ders kitabı olarak okutulmuştur; tâ ki, İsmet İnönü Cumhurbaşkanı oluncaya kadar!
İsmet İnönü'nün bir başka uygulaması da, 1949 yılında Amerika ile imzaladığı Eğitim Komisyonu anlaşmasıdır. Bu anlaşma ile, zeki Türk çocukları seçilerek Amerika'ya gönderilmiş; bunların en iyileri Amerika'nın hizmetine sokulmuş, Amerika'da beyinleri yıkanan, Amerikan kültürüne hayran edilen diğer kesimin ise, ülkelerinde yüksek makamlara gelmeleri sağlanarak, vatansever Türk gençlerinin önü kesilmiştir.
Yâni sözün özü, biz 'Batılılaşmak' aşkı ile, Millî Eğitimimizi felç ederek, kendi ayağımıza kurşun sıkmışız!
TARİHİMİZDEN TİPİK
BATICI AYDIN ÖRNEKLERİ
Sevr Antlaşmasını imzalayan heyetten Rıza Tevfik'in Paris gazetelerinde şu demeci çıkmıştır: “İngilizlerden çok şey öğrendim. Fransız medeniyetine tutkunum. Bende fikir ve his itibariyle beğenilecek ne varsa sizindir. Bende fena olan her şeyin kaynağı benim” (Falih Rıfkı Atay, “Çankaya”, s. 202)!
Falih Rıfkı Atay, Türk Milletinden hiçbir hayır ummadığını sonradan öğrendiği, 'Anadolu Türklerine Avrupa kanı aşılama fikrini ileri süren' eski İttihatçılardan Dr. Abdullah Cevdet'in bir fıkrasını nakleder. Abdullah Cevdet bu fıkrasında, Balkan bozgunu ve Çanakkale'deki başarıyı şöyle değerlendirir: “Ne dersin doktor? Balkan ordularına karşı üç günde çözülüp dağılalım da, İngiliz ve Fransız ordularını Çanakkale'de denize dökelim!”
“Öyledir evlât, öyledir. Balkanlar'da bize vahşet hücum etti, ona kucağımızı açtık. Medeniyete karşı dayatma hassamız bilinen bir şeydir” (“Çankaya”, s. 140)!
Yâni, Çanakkale'deki direnişimiz aslında, 'bize medeniyet getirecek olanlara karşı' bir direnişmiş! Falih Rıfkı'nın belirttiğine göre, Abdullah Cevdet, mütareke olunca, İngilizlere sığınarak, onların âdeta emri ile, Sıhhiye Müdürlüğünü alır!
Örnek çok, fakat yerimiz yok!
Hemen şunu da belirtelim ki, devşirilen bu okumuşlarımız kendilerini 'Alafranga' olarak görürler; milletimizi ise 'Alaturka' olarak suçlarlar. Yâni, Batı kültürünü benimseyen bu beyler 'Alafranga' oluyorlar; değerlerine, kültürüne sahip çıkan milletimiz ise 'Alaturka' olarak aşağılanıyor!
İşte, Türklüğe ait olan her şeye bu kadar karşı çıkışlarının temel nedeni budur. Fakat, bir de şu var ki, Türklükle bu kadar soysuzca mücadele ederlerken, demokratik hak ve özgürlükler kalkanını kullanıyorlar. Yaptıklarını bir 'demokrasi mücadelesi' olarak göstermeyi başarıyorlar. Bunların tüm Batı dünyası arkasındadır.
Bunlara, yazar Yağmur Atsız'dan bir uyarı yapalım. Yağmur Atsız, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, Almanya'da yaşamak zorunda kalmıştı. Yıllar önce şu yazdıklarını not etmişiz: “...Spiegel, 1981'de Türk entelektüellerine sütunlarını açmıştı. Öyle ki, hemen her hafta bir yerlerde programlarım, yorumlarım, mülâkatlarım vs. yayınlanıyordu. Vakta ki, Türkiye'de, işler –ağır aksak da olsa- bir miktar düzelmeye başladı ve ben bunları da yazı ve programlarımda dile getirmeye başladım; o, eskiden benim için ardına kadar açık olan kapılar birer birer yüzüme kapanmaya başladı.
Etrafımda sanki görünmez duvarlar örülmekteydi artık. Türkiye lehine konuşmaya başladıktan sonra, kaç yıllık samimî arkadaşlarımın bana şüpheyle hattâ zaman zaman hasmane bakmalarına tanık oldum. Demek istediğim, Spiegel olsun, öbürleri olsun, Türk demokratlarına hoparlörlük ederler etmesine de, ancak o 'demokratlar' Türkiye'ye sövüp saydıkları sürece ederler” (Ali Sirmen, Milliyet gazetesi, 29. 04.1995)!
Türklüğe söverek Batı'nın gözüne girmeye çalışanlar ders alsınlar!

QOSHE - KİMYEVÎ SİLÂH KULLANMAK İNSANLIK SUÇUDUR - İsmail Şefik Aydın
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

KİMYEVÎ SİLÂH KULLANMAK İNSANLIK SUÇUDUR

6 1 1
07.11.2022

Ordumuzun Irak'ın Kuzeyinde yaptığı askerî operasyonlarda kimyevi silâh kullanıldığı iftirası muhakkak ki, her Türk vatanseverinin öfkesini mucip olmuştur. Bilindiği gibi, daha önce de, Devlet ve Millet düşmanı odaklar ordumuza böyle bir iftirada bulunmuşlardı. Bu sefer tarih Atatürk dönemiydi. CHP Tunceli milletvekili Hüseyin Aygün, Cumhuriyete karşı tavrı belli olan Zaman gazetesinde, hem de Atatürk'ün öldüğü tarih olan 10 Kasım günü yayımlanan mülâkatında, “Dersim katliamının sorumlusu devlet ve CHP'dir. Atatürk de bu olaylardan haberdardır” iddiasında bulunarak, Dersim tartışmalarını yeniden alevlendirmişti.
Başta Zaman gazetesi olmak üzere yandaş basın, Hüseyin Aygün'ü destekliyor; Dersim üzerinden Atatürk ve Cumhuriyet yargılanıyordu! Zaman gazetesi yazarı Mümtazer Türköne'ye göre “l937-1938 yıllarında 50 bin insan öldürülmüş! Devlet önce bu bölgede bir isyan çıkartmış; sonra da isyanı bastırmak bahanesi ile katliam yapmış! Kılıçdaroğlu 1937'in CHP'sinin misyonunu temsil etmek zorunda değilmiş!”
Zaman gazetesinin bir başka yazarı İhsan Dağı da, İhsan Sabri Çağlayangil'in, “Dersimlileri kimyasal silâh kullanarak, mağaralarda fare gibi zehirlediler” iddiasına yer vermiş. Dağı'ya göre 'katliamda' ölenlerin sayısı 50 bin ile 100 bin arasındaymış!(Zaman, 18.11.2011)!
Bu iftiraları atmaktan bunların amacı ne ola ki?
Türkiye'yi milletlerarası alanda mahkûm ettirmek, itibarsızlaştırmak!
Hele bir düşününüz! Ordumuz, Irak'ın ve Suriye'nin Kuzeyinde PKK/PYD'ye darbe üstüne darbe vuruyor. SİHA'larımız teröristlerin korkulu rüyası. Yerleri tespit edilerek hepsi birer birer etkisiz hâle getiriliyor. Bunu yaparken, dünyanın (emperyalist devletlerin) gözlerinin üstümüzde olduğunun bilincindeyiz. Bu bilince sahip ve artık kendi silâhlarını üreten bir ordunun kimyevî silâh kullanması, Batı'ya, 'gelin bize ambargo uygulayın' mesajı vermek anlamına gelmez mi? Kaldı ki, ordumuzun kahramanlığı ve centilmenliği bizzat yabancı yazarlar tarafından takdir edilmektedir. Türk Milletinin tarihinde böyle sabıkalar yoktur. Ancak, aydınlarımızın pek hayran oldukları Batılı ülkelerin tarihlerinde birçok örnek bulunabilir. Meselâ, İngilizlerin, Kuzey Amerika yerlilerine, çiçek hastalığı virüsü bulaştırılmış battaniyeleri dağıtarak, yüz binlercesini topluca öldürmeleri gibi!
Ne dün ordumuzun envanterinde kimyevî silâh vardı, ne de bugün vardır. Biz, şükür Allah'a ki, aydınlarımızın pek özendikleri........

© Yeşilgiresun


Get it on Google Play