BÜYÜK ZAFER'E NASIL ULAŞTIK?
Türk Ordusu'nun taarruz edemeyeceğine inanan ve öyle anlaşılıyor ki, Sarayla da irtibatı olan muhalifler arasında, “Yalnız Yunan mı var? Yunan'ın arkasında İngiliz yok mu? Biz muharebe ile bu işin içinden nasıl çıkarız? Bir uzlaşma çaresi aramalı ve bulmalı değil miyiz?” itirazları yükselmekteydi.
Vahdeddin'in Hariciye Nazırı Ahmet İzzet Paşa İngilizlere, “Millet Meclisi'nin yüzde 65'inin desteğini garanti edebileceğini bildirmekteydi” (Bilâl Şimşir, “İngiliz Belgeleri İle Sakarya'dan İzmir'e”, s. 147)!
Padişah Vahdeddin Anadolu'da onlarca isyan çıkartmış ve bunların hepsi güçlükle de olsa bastırılmıştı. Şimdi yeni bir isyan daha bekleyen Vahdeddin, “ Türkiye'nin ıstırabından sorumlu olanların, ancak yüzde on kadar bir azınlık olduğunu” söylemekteydi!
Evet, Atatürk'ü 'milleti kurtarmak için Anadolu'ya gönderdiği' iddia edilen Vahdeddin, Türk Milleti'nin canını dişine takarak verdiği Millî Mücadeleye işte böyle bakıyordu! Burada, tekrar hatırlatmak isteriz ki, 10 Ağustos 1920'de Sevr Antlaşması'nın imzalanmasından sonra, Erzurum'daki Kâzım Karabekir, Büyük Millet Meclisi'ne 16 Ağustos 1920 tarihinde bir telgraf göndererek, bu anlaşmayı onaylayan ve imzalayanların Hıyanet-i Vataniye ile suçlanmalarını istemiş ve Meclis 19 Ağustos tarihinde, aralarında Padişah Vahdeddin'in de bulunduğu bu kişiler için Vatana ihanet kararın almıştır!
Kâzım Karabekir Paşa'nın telgrafı aynen şudur: “Şurayı Saltanatta, Türkiye'nin hayat ve mevcudiyetini söndüren bu zulüm muahedesinin imza edilmesine karar ve rey veren esâsimi (isimleri) malûm şahısların ve muahedenameye imza koyanların İhânet-i Vataniye ile itham olunması ve haklarında hükmü gıyabi verilmesinin ilân ve tamim olunmasını” (Kâzom Karabekir, “İstiklâl Harbimiz” s. 795).
Sevr Antlaşması'nın görüşüldüğü Saltanat Meclisi'nden de biraz söz edelim:
22 Temmuz 1920 tarihinde, sarayda, Padişah Vahdeddin'in başkanlığında toplanan Saray Meclisi'ne 50 civarında kabine üyesi, asker, sivil ve din adamı katılmıştır. Antlaşmanın maddeleri tartışılmış ve görüşmelere sonunda Padişah Vahdeddin ayağa kalkarak, anlaşmayı imzalamaktan yana olanların ayağa kalkmalarını istemiş, bir tek Topçu Feriki Rıza Paşa ayağa kalkmamıştır. Hattâ, Atatürk'e karşı olduğu bilinen 2. Grup'un liderlerinden Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Bey, Meclis'te Vahdeddin'den “Vahimeddin” diye söz etmekte ve şu sözlerle eleştirmektedir: “Kendileri Sevr Antlaşmasını imza ederken, Halifenin hukukunun ne olduğunu okuyaydılar. Bacağı kırılaydı da, o Halife lütfen ayağa kalkmasaydı” (Hasan izzettin Dinamo, “Kutsal Barış Cilt I”, s. 149).
Atatürk'te T.B.M.M'de 6.3.1921 tarihinde yaptığı konuşmada, “Şûrayı Saltanatta, Sevr Muahedesini, Zât-ı Şahane bizzat ayağa kalkmak suretiyle kabul etmiştir” sözleriyle âdeta tarihe not düşmektedir (Kâzım Öztürk, “Atatürk'ün Gizli ve Açık Meclis Konuşmaları”, s. 518).
Vahdeddin hakkındaki TARİHÎ GERÇEK budur. Buna rağmen, yine de ısrarla Vahdeddin'den bir kahraman yaratılmaya çalışılması gaflet ötesi bir şeydir.
BÜYÜK TAARRUZ'A YAPILAN İTİRAZLAR!
Falih Rıfkı Atay'ın belirttiğine göre, Meclis çoğunluğuna, “Sevr muahedesini mi kabul edeceğiz, ne yapacaksak yapalım, ne kurtarabilirsek kurtaralım, şu işin içinden çıkalım!” düşüncesi hâkimdi! İttihatçı Kara Vasıf Bey'in, “Ben askerim, bilmez miyim, üç yüz yıldır taarruz savaşı yapmamışız. Hep savunmada kalmışız. Taarruz çocuk oyuncağı değil” propagandası oldukça etkili oluyordu.
Mareşal Fevzi Çakmak, Büyük Taarruz'a karşı çıkanlar hakkında şunları söyler:
“Biz, hedefi İzmir olacak bir taarruzu tasarlarken, düşman ordusundan evvel, karşımıza, Millet Meclisi'nin pasif diplomatları dikildi!”
Fevzi Paşa, 26 Ağustos'ta yapılacak taarruzun saldırı plânını açıkladığında, ordu komutanı Yakup Şevki Paşa, “Milletin varını yoğunu zar gibi atmanın tarihçe bir cinayet sayılacağını” söyler. Mustafa Kemal Paşa'nın, “Milletin varı yoğu bundan mı ibarettir Paşam?” sorusuna 'Evet!' cevabını vermesi üzerine Mustafa Kemal Paşa, “O hâlde, kesin sonucu bununla almak zorundayız” der. Kemalettin Sami Paşa, “Bizim geri teşkilâtımız düşmanı yirmi kilometreden fazla kovalayamaz” diye itiraz edince, Mustafa Kemal Paşa, “Demek düşmanı yirmi kilometre içinde yok etmek zorundayız” cevabını verir (“Çankaya”, s. 308).
İsmet Paşa da saldırıya karşıydı. Fevzi Paşa'nın, “Madem ki, ordunun bana güveni yok, ben çekiliyorum” şantajı üzerine telâşa düşen İsmet Paşa, “Efendim, bize fikrimizi sordunuz, söyledik. Yoksa hepimiz emrinizdeyiz” diyecektir!
Falih Rıfkı Atay, Büyük Zafer için şu çarpıcı değerlendirmeyi yapmıştır: “Bu zafer, Millet Meclisine, Hükümete, Ordu Komutanlarına rağmen, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa tarafından kazanılmıştır” (“Çankaya”, s, 311).
VE BÜYÜK ZAFER!
Falih Rıfkı'nın, Büyük Taarruz'un başladığı anda, her türlü haberleşmenin kesildiği günlerdeki endişelerini ve sonraki sevincini okurken insan âdeta o günleri tekrardan yaşıyor.
Şöyle anlatıyor Falih Rıfkı ruh hâlini: “Hepimiz, Mustafa Kemal'in askerlik dehasına inanırdık. Onun her şeyi, vara olduğu kadar, yoka da çevirecek bir zar atmayacağını biliyorduk. Fakat nasıl haber almalı? Nihayet Rumca gazetelerde ilk rivayetler çıkar. Biz taarruza geçmişiz ve başımızı Yunan ordusunun çelik kayasına boş yere çarpıp duruyormuşuz!”
Falih Rıfkı daha sonra, bir Türk vatanseverinin gözleri yaşarmadan okuyamayacağı şu değerlendirmeyi yapar: “Bir fena şey vardı. Kimseye bir şey sormaksızın onu zihnimizde hafifletmeye uğraşıyordum. İhtimâl, durmuştuk! Belki de bir iki noktada gerilemiştik. Ordu bozulmamışsa bundan ne çıkardı? Yunanlılar da artık bitkin bir hâlde değil mi idiler? Aşağı yukarı bir uzlaşma yapabilirdik. Bu da Sevr antlaşmasından daha iyi olurdu. Fakat, içimizdeki sorunun, kimseden aramaya cesaret edemediğimiz cevabı kendiliğinden yayılıverdi: 'Başkomutan Mustafa Kemal Paşa bütün karargâhı ile beraber esir olmuş!…' Keder insanları öldürmez derlerse, bu söze inanınız. Kalp denen şeyin ne dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu ben o akşamüstü Büyükada vapurunun güvertesinde öğrendim. Ölümü bir uyku, rahat bir uyku gibi arayarak sabahı ettik. İlk vapurun en görünmez köşesine sığınarak, iki büklüm köprüye indik. (…) Meğer bütün karargâhı ile Başkomutan Mustafa Kemal değil, Yunan Başkomutanı Trikopis esir olmuş… Yunan ordusunu yok etmişiz, İzmir'e iniyormuşuz. Ben, ömrümde hiçbir edebiyat eserinde, ordulara 'İlk hedeflerinin Akdeniz olduğunu' bildiren günlük emri okurken duyduğum zevki duymadım. Bu, bütün heyecanların üstünde bir heyecan veren, bütün şiirlerin üstünde bir şiirdi. Ne olmuştuk, biliyor musunuz? Kurtulmuştuk! Ah Mustafa Kemal, Mustafa Kemal! Sana, ölünceye kadar, o günün sevincini ödeyebilmekten başka bir şey düşünmeyeceğim” (“Çankaya”, s. 313).
“İstiklâl Harbi'nde yalnız Mustafa Kemal mi vardı” diyen gafiller ve 'Atatürk'ün İngiliz ajanı olduğunu, Vahdeddin'e ihanet ettiğini' iddia edenler, biraz tarih okusalar gerçekleri görecekler fakat gelin görün ki, okuma özürlü bir toplumuz. Okumuyoruz ve kulağımıza üflenen her yalana inanıyoruz. Bu yalanları kulaklara fısıldayanların amaçlarının, Atatürk'e itibar kaybettirerek Cumhuriyeti yok etmek olduğunu bir türlü anlamak istemiyorlar!
Acı olan, bu insanların, bu Devleti Batı'ya peşkeş çekenleri değil de, var güçleriyle, bu Devleti kuran, bize bağımsız bir devlet bırakan Atatürk'ü suçlamalarıdır. ./…

QOSHE - BÜYÜK ZAFERİN ANLAMI (3) - İsmail Şefik Aydın
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

BÜYÜK ZAFERİN ANLAMI (3)

6 1 1
05.09.2022

BÜYÜK ZAFER'E NASIL ULAŞTIK?
Türk Ordusu'nun taarruz edemeyeceğine inanan ve öyle anlaşılıyor ki, Sarayla da irtibatı olan muhalifler arasında, “Yalnız Yunan mı var? Yunan'ın arkasında İngiliz yok mu? Biz muharebe ile bu işin içinden nasıl çıkarız? Bir uzlaşma çaresi aramalı ve bulmalı değil miyiz?” itirazları yükselmekteydi.
Vahdeddin'in Hariciye Nazırı Ahmet İzzet Paşa İngilizlere, “Millet Meclisi'nin yüzde 65'inin desteğini garanti edebileceğini bildirmekteydi” (Bilâl Şimşir, “İngiliz Belgeleri İle Sakarya'dan İzmir'e”, s. 147)!
Padişah Vahdeddin Anadolu'da onlarca isyan çıkartmış ve bunların hepsi güçlükle de olsa bastırılmıştı. Şimdi yeni bir isyan daha bekleyen Vahdeddin, “ Türkiye'nin ıstırabından sorumlu olanların, ancak yüzde on kadar bir azınlık olduğunu” söylemekteydi!
Evet, Atatürk'ü 'milleti kurtarmak için Anadolu'ya gönderdiği' iddia edilen Vahdeddin, Türk Milleti'nin canını dişine takarak verdiği Millî Mücadeleye işte böyle bakıyordu! Burada, tekrar hatırlatmak isteriz ki, 10 Ağustos 1920'de Sevr Antlaşması'nın imzalanmasından sonra, Erzurum'daki Kâzım Karabekir, Büyük Millet Meclisi'ne 16 Ağustos 1920 tarihinde bir telgraf göndererek, bu anlaşmayı onaylayan ve imzalayanların Hıyanet-i Vataniye ile suçlanmalarını istemiş ve Meclis 19 Ağustos tarihinde, aralarında Padişah Vahdeddin'in de bulunduğu bu kişiler için Vatana ihanet kararın almıştır!
Kâzım Karabekir Paşa'nın telgrafı aynen şudur: “Şurayı Saltanatta, Türkiye'nin hayat ve mevcudiyetini söndüren bu zulüm muahedesinin imza edilmesine karar ve rey veren esâsimi (isimleri) malûm şahısların ve muahedenameye imza koyanların İhânet-i Vataniye ile itham olunması ve haklarında hükmü gıyabi verilmesinin ilân ve tamim olunmasını” (Kâzom Karabekir, “İstiklâl Harbimiz” s. 795).
Sevr Antlaşması'nın görüşüldüğü Saltanat Meclisi'nden de biraz söz edelim:
22 Temmuz 1920 tarihinde, sarayda, Padişah Vahdeddin'in başkanlığında toplanan Saray Meclisi'ne 50 civarında kabine üyesi, asker, sivil ve din adamı katılmıştır. Antlaşmanın maddeleri tartışılmış ve görüşmelere sonunda Padişah Vahdeddin ayağa kalkarak, anlaşmayı imzalamaktan yana olanların ayağa kalkmalarını istemiş, bir tek Topçu Feriki Rıza Paşa ayağa kalkmamıştır. Hattâ, Atatürk'e karşı olduğu bilinen 2. Grup'un liderlerinden Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Bey, Meclis'te Vahdeddin'den “Vahimeddin” diye söz etmekte ve şu sözlerle eleştirmektedir: “Kendileri Sevr Antlaşmasını imza ederken,........

© Yeşilgiresun


Get it on Google Play