Said Halim Paşa, Atatürk'le Türk Milletini ne güzel özdeşleştirmiş. Hiçbir asalet unvanı bulunmayan Atatürk de, sadece ve sadece, bu milletin bir mensubu olmakla iftihar ederdi.
General Fahri Belen, Atatürk'ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözü konusunda şu bilgiyi vermektedir: “Hasan Reşit Tankut'un 1946 yılında bana Maraş'ta söylediğine göre, Atatürk, Wells'in Cihan Tarihi kitabını okurken bir sayfa üzerinde heyecanla durmuş ve 'Ne Mutlu Türk'üm Diyene' diyerek duygusunu açıklamıştır. Bu sayfanın özeti şöyledir: 'Bizans ve Türk heyetlerini takdim merasiminde Bizanslılar asalet unvanlarıyla takdim ediliyorlar. Buna karşı Hun temsilcisi şöyle diyor: Attilâ'nın asalet unvanı yoktur. Fakat o asil bir millete mensuptur'” (Fahri Belen, Tarih Işığında Devrimlerimiz”, Cilt III, s. 77).
Atatürk de, Attilâ gibi, asil bir aileye mensup değildi. O sadece, asil bir milletin bir ferdiydi!
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk'ün milliyetçiliğini, insanın içini ürperten, şairane bir dille, şöyle anlatıyor: “...Türk Milleti'nin haysiyet ve menfaatiyle uzaktan yakından alâkalı milletlerarası hadiseleri, âdeta bir şimşek süratiyle seziyordu. Bilmem hangi gazetede aleyhimize tefsir olunabilecek bir satır yazı mı yayımlanmış? Buna derhâl cevap vermek lâzımdı. Elçilerimizden birisi, bilmem hangi hükümet reisinden istediği günde mülâkat mı alamamış? Bu elçiyi hakarete uğramış bir memur gibi derhâl geriye çağırmalıdır! Avrupa devlet ricalinden biri Türkiye'den bahsederken, kâfi derecede hürmetkâr bir dil mi kullanmamış? Türk devlet ricalinden biri de, onun memleketinden aynı tavır ve ifadeyle bahsetmek fırsatını bulmalıdır! O, Türk Milleti'nin daima tetikte, uyanık şuuru idi. Türk Milleti, onda tek bir adam hâline inkılâp etmişti. Bütün duygululuğu, bütün dehâsı, bütün enerjisi millî faziletlerimizin bir hülâsası gibiydi. Öyle ki, Türk Milleti'nin mânevî vasıflarını incelemek isteyen herhangi bir ecnebi tetkikçi, Atatürk'ün şahsında bu vasıfların bütün karakterlerini toplanmış bulabilirdi. (….)Türklüğü, bütün Türk olan şeyleri, dindarane bir aşkla sevdiğini biliyoruz ve eminiz ki, dünyaya gözlerini kaparken 'Asil Soy'un ebediyeti içinde eriyip gittiğine îmânı vardı” (Atatürk, s. 108).
İNGİLİZLER İSTANBUL'U TERK
ETMEYİP DE NE YAPACAKLARDI?
Sayın Abdurrahman Dilipak, TELE-1 TV'de katıldığı programda, İngilizlerin, 5 yıllık bir işgalden sonra (13 Kasım 1918-6 Ekim 1923), İstanbul'u terk etmelerinin bir pazarlık sonucu olduğu intibaını yaratmak istiyor. Yani, güya, Atatürk İngilizlerle gizli bir pazarlık yapmış!
Bu kesinlikle çok çirkin bir yalandır. Diğer taraftan, hiçbir devlet, böyle yalanlarla, tarihî gerçeklerin alt üst edilmesini amaçlayan, Devletin Kurucu Önderini itibarsızlaştırmaya çalışan böyle tiplere müsamaha göstermez. Bunlar hakkında derhâl hukukî süreç başlatılır. Ne yazık ki, bizim 'Cici Demokrasimiz' Atatürk ve Türklük düşmanlarına pek müsamahalıdır!
İngilizler İstanbul'u terk etmeyeceklerdi de ne yapacaklardı? Bizimle savaşacak güçleri mi vardı? Sakarya Zaferi'nden sonra İngiltere Başbakanı Llyod George sömürgelerinden asker istemiş fakat buna cevap bile veren olmamıştı. Büyük Zafer İngiltere için de bir mağlubiyet olmasaydı, Llyod George Başbakanlıktan istifa eder miydi?
Churchill (Corçil) de, Büyük Zafer'den sonra, Türk Ordularının ilerlemelerini sürdürerek, İstanbul'a girmelerinden endişelenerek, Kanada, Avustralya ve Güney Afrika gibi eski sömürgelerinden, Türklerin durdurulmaları için asker yardımı istemişti. Güney Afrika Hükümetinin Başbakanı General Smuts'a çektiği telgrafta 'Kemalistlerin durdurulmasından' söz etmekteydi. Yine, İngiltere Başbakanı Lloyd George, İngiltere Kralına gönderdiği bir raporda da, 'Kemalistlerin Çanakkale'ye yapabilecekleri saldırıdan' söz etmektedir (Hasan İzzettin Dinamo, “Kutsal Barış”, Cilt. I, s. 25, 27).
Bütün bu gerçeklere rağmen böyle bir iddia da bulunmak affedilemeyecek bir hadsizliktir. İnsan önce bir araştırır. Hâlbuki, dört yıl süren savaşlardan sonra, İtilâf Devletlerinin artık, yeni bir savaşa girişecek güçleri kalmamıştı. Bir strateji ustası olan Atatürk de, bunu çok iyi değerlendirmiş ve gerçekçi hedefler belirleyerek milleti de arkasına almayı bilmiştir. Durum bundan ibarettir.
Celâl Bayar, İngiliz yazarı H. Armstrong'un , “Türkiye Nasıl Doğdu” eserinden, I. Dünya Harbi sonrasıyla ilgili şu önemli bilgileri aktarmaktadır: “Hükümetler her taraftan terhis talepleriyle bombardıman ediliyordu. Onun için yeni bir harekete geçmeye imkân yoktu. Türkiye'de İtalyan askeri ilerlerken, İtalyan halkı da sosyalistlerin tahriki ile ayaklanmak üzere idi. Mitingler, grevler birbirini izliyordu. 'Yetişir artık; evlâdlarımızı yanımızda görmek istiyoruz' sesleri yükseliyordu. Zaferden sonra bütün Avrupa gevşemişti!”
Celâl Bayar daha sonra şöyle devam ediyor: “Türkiye'de Mustafa Kemal Paşa, müttefiklerin bu psikolojik durumunu görebilen tek adamdı. Sivas'ta iken arkadaşlarından, İtilâf Devletleri ordularının terhis haberlerini izlemelerini rica etmişti. 'İngilizler ordularını terhise başladılar' denildiği zaman büyük bir sevinç duymuştu. Ona bu müjdeyi veren Hakkı Behiç Bey'e şunları söyler: 'Müsterih olunuz arkadaşlar, işimiz kolaylaştı, düşmanlarımız tekrar seferberlik yapıp üzerimize gelemezler. Buna milletleri müsaade etmez. Karşımızda bir Yunanlılar kalır, ben de onları tepelerim, mesele kalmaz'” (“Ben de Yazdım”, Cilt III, s. 583, S. 587)!
Diğer taraftan, Atatürk'ü ille de 'İngilizlerin Adamı' gibi göstermek gayretleri de devam etmektedir. Çünkü bu millet, sağcısı ve solcusuyla Atatürk'ü kılavuz edindiğinde nelerin olacağını çok iyi biliyorlar. Nitekim, bana bir dostumun gönderdiği 'DİN KUR'ANDIR' başlığıyla Muhammad Mustafa rumuzlu bir yazıda, Lord Kinross'un “Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu” kitabından örnek verilerek Atatürk itibarsızlaştırılmaya çalışılmaktadır.
Bu eserin 18. bölümünün başında “Osmanlı'yı, İngiliz-Yahudi-Mason ittifakı yıktı. Cumhuriyeti de onlar kurdu” denilmekteymiş! Yine, 1969 baskısı kitabın I. Cildinde sh. 232'de Atatürk'ün İngiliz irtibat subayı ve İtalyan Yüksek Komiseri Kont Sforza ile görüşmesi işbirlikçiliğine kanıt gösteriliyor! Kitap bende var. 806 sayfa ve tek cilt! Yani ikinci cildi yok. Ama yazar I. Cilt diyor!
Sh. 231'den Atatürk Anadolu'ya geçmeden önce Kont Sforza ile yaptığı görüşmeye ilişkin bölümü veriyorum: “İtalyanlar teşebbüse kendileri geçerek, Mustafa Kemal'e doğrudan doğruya teklifte bulundular. İtalyan Yüksek Komiseri Kont Sforza, Llyod George'un Yunanlıları desteklemesine şiddetle karşıydı. Her ne kadar Türkiye'nin bölünmesi konusunda müttefikleriyle işbirliğini kabul etmişse de, herhangi bir başarısızlık ihtimaline karşı milliyetçilik hareketinin liderleriyle bağ kuracak kadar kurnazdı. (…) Kont Sforza'nın aracılarından biri milliyetçi bir hükümet kurmak konusunda Mustafa Kemal'le Fethi'nin (Fethi Okyar) ağzını aradı. Ayrıca iki aracı da –İtalyanları tutmakta olan iki Türk gazetecisi- İzmir gerisinde Yunanlılara karşı Mustafa Kemal'in komutasında girişilecek bir askerî direnmeyi İtalyanların silâhla destekleyeceğine söz verdiler. Gerekli ortam hazırlandıktan sonra, Mustafa Kemal Sforza ile tanıştırıldı. Kont ona, bütün girişeceği işlerde İtalya'nın desteğine güvenebileceğini açıkça belirtti. Mustafa Kemal verdiği cevaplarda fazla açılmadı. Ama tasarıları daha geliştiği takdirde, İtalyanların desteğinden yararlanabileceğini anlamıştı.”
Bu sayfanın devamında, General Allenby'nin İstanbul'a dönüşünden söz ediliyor ve şöyle deniliyor: “Allenby'nin ziyaretinden az sonra, Harbiye Nezareti Mustafa Kemal'e ordu komutanı rütbesinin indirildiğini bildirdi.
Hünkâr Yaveri olarak sahip bulunduğu imtiyazlar kaldırılmış, emrindeki makam otomobili geri alınmış ve maaşı azaltılmıştı!”
Hem İngilizlerle işbirliği yap, hem de böyle bir muameleye tâbi ol! Bütün bunların, ısrarla sürdürülmekte olan Batı merkezli Kara Propaganda uygulamaları olduğu bilinmelidir. ./..

QOSHE - BÜYÜK ZAFERİN ANLAMI (2) - İsmail Şefik Aydın
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

BÜYÜK ZAFERİN ANLAMI (2)

8 1 1
02.09.2022

Said Halim Paşa, Atatürk'le Türk Milletini ne güzel özdeşleştirmiş. Hiçbir asalet unvanı bulunmayan Atatürk de, sadece ve sadece, bu milletin bir mensubu olmakla iftihar ederdi.
General Fahri Belen, Atatürk'ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözü konusunda şu bilgiyi vermektedir: “Hasan Reşit Tankut'un 1946 yılında bana Maraş'ta söylediğine göre, Atatürk, Wells'in Cihan Tarihi kitabını okurken bir sayfa üzerinde heyecanla durmuş ve 'Ne Mutlu Türk'üm Diyene' diyerek duygusunu açıklamıştır. Bu sayfanın özeti şöyledir: 'Bizans ve Türk heyetlerini takdim merasiminde Bizanslılar asalet unvanlarıyla takdim ediliyorlar. Buna karşı Hun temsilcisi şöyle diyor: Attilâ'nın asalet unvanı yoktur. Fakat o asil bir millete mensuptur'” (Fahri Belen, Tarih Işığında Devrimlerimiz”, Cilt III, s. 77).
Atatürk de, Attilâ gibi, asil bir aileye mensup değildi. O sadece, asil bir milletin bir ferdiydi!
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk'ün milliyetçiliğini, insanın içini ürperten, şairane bir dille, şöyle anlatıyor: “...Türk Milleti'nin haysiyet ve menfaatiyle uzaktan yakından alâkalı milletlerarası hadiseleri, âdeta bir şimşek süratiyle seziyordu. Bilmem hangi gazetede aleyhimize tefsir olunabilecek bir satır yazı mı yayımlanmış? Buna derhâl cevap vermek lâzımdı. Elçilerimizden birisi, bilmem hangi hükümet reisinden istediği günde mülâkat mı alamamış? Bu elçiyi hakarete uğramış bir memur gibi derhâl geriye çağırmalıdır! Avrupa devlet ricalinden biri Türkiye'den bahsederken, kâfi derecede hürmetkâr bir dil mi kullanmamış? Türk devlet ricalinden biri de, onun memleketinden aynı tavır ve ifadeyle bahsetmek fırsatını bulmalıdır! O, Türk Milleti'nin daima tetikte, uyanık şuuru idi. Türk Milleti, onda tek bir adam hâline inkılâp etmişti. Bütün duygululuğu, bütün dehâsı, bütün enerjisi millî faziletlerimizin bir hülâsası gibiydi. Öyle ki, Türk Milleti'nin mânevî vasıflarını incelemek isteyen herhangi bir ecnebi tetkikçi, Atatürk'ün şahsında bu vasıfların bütün karakterlerini toplanmış bulabilirdi. (….)Türklüğü, bütün Türk olan şeyleri, dindarane bir aşkla sevdiğini biliyoruz ve eminiz ki, dünyaya gözlerini kaparken 'Asil Soy'un ebediyeti içinde eriyip gittiğine îmânı vardı” (Atatürk, s. 108).
İNGİLİZLER İSTANBUL'U TERK
ETMEYİP DE NE YAPACAKLARDI?
Sayın Abdurrahman Dilipak, TELE-1 TV'de katıldığı programda, İngilizlerin, 5 yıllık bir işgalden sonra (13 Kasım 1918-6 Ekim 1923), İstanbul'u terk etmelerinin bir pazarlık sonucu olduğu intibaını yaratmak istiyor. Yani, güya, Atatürk İngilizlerle gizli bir pazarlık yapmış!
Bu kesinlikle çok çirkin bir yalandır. Diğer taraftan, hiçbir........

© Yeşilgiresun


Get it on Google Play