Sahnede Boş Yer Kalmıyor |
Türk siyasetini anlamak istiyorsanız tek bir soruyu sormak yeterli: Kim kime ihtiyaç duyuyor? Geri kalan her şey bu sorunun cevabından çıkıyor.
Kemal Kılıçdaroğlu, yargı kararlarının yarattığı dinamiklerle yeniden genel başkanlık tartışmalarının merkezine oturduğunda Türkiye'nin çoğu kesimi şaşırdı. Aslında şaşırtıcı değildi; tahmin edilen bir senaryoydu. Kılıçdaroğlu'na biçilen rolün ne olduğu, siyasi gözlemciler arasında tartışılmaya devam ediyor: Bazıları onu stratejik bir aktör olarak değerlendirirken, bir kesim bu dönüşü başka güçlerin işlevsel kıldığı bir araç olarak okuyor.
77 yaşında bir siyasetçi, yargı süreciyle geri döndüğünde ilk özel demecini AKP'ye yakın bir gazeteciye veriyor. Özel ekibine, iktidarın yıllardır kullandığı dili bizzat kullanarak FETÖ suçlaması yöneltiyor. İmamoğlu davası üzerinden yürüyen süreçte güçlü bir ses çıkarmıyor. Kurultay taleplerini, "Parti kirlilikten arınmadan kurultaya gidilmez," diyerek reddediyor. Üstelik bu "arınma" söylemini ısrarla tekrarlıyor.
Bu hamlelerle bir yandan gündemin merkezini yargı müdahalesinden parti içi kirliğe çekiyor; öte yandan ileride yeni davalar açıldığında "Ben söylemiştim," diyebileceği bir zemin oluşturuyor. Analistler süreci bu şekilde yorumlarken, Cumhurbaşkanı Erdoğan ise bu "butlan" tartışmasında ısrarla "Biz yokuz," diyor. İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu ise durumu şu cümleyle özetliyor: "Kasten sergilenen bu 'cambaza bak’ oyunu oynanarak milletimizin gözüne perdeler indiriliyor."
Peki bu durum dışarıdan nasıl görünüyor? İngiliz basınına (The Telegraph) göre; "Dünya savaşla meşgulken Erdoğan muhalefeti etkisiz hale getiriyor."
Kılıçdaroğlu ekibinin "olağanüstü durum" gerekçesi giderek seçici bir araca dönüşüyor. İşine geldiğinde demokratik mekanizmaları askıya alıyor, işine geldiğinde ise o mekanizmaları kullanarak rakiplerini tasfiye ediyor. İhraç kararı tam da bu çarpıklığın özeti: Olağanüstü durum varsa kurultay yapılamaz, ama ihraç yapılabilir. Yani olağanüstülük sadece seni koruyan şeyleri donduruyor, rakibini bitiren şeyleri değil.
Bu kalıbın tarihsel adı var: İstisnai yetki söylemi. İktidarlar bunu çok kullanır. Ama bir muhalefet partisinin kendi içinde aynı mantığı işletmesi, bu sürecin en keskin ironisidir: İktidarın araçlarıyla iktidarla mücadele edilmez, o araçları kullanan muhalefet zamanla iktidarın aynasına dönüşür.
Ve bugün tablo daha da netleşti. Kılıçdaroğlu yönetimindeki MYK, aralarında Ali Mahir Başarır ve Veli Ağbaba'nın da bulunduğu, Özgür Özel'e yakın 9 milletvekilini kesin ihraç talebiyle Yüksek Disiplin Kurulu'na sevk etti. Milletvekili Umut Akdoğan, "Milletvekillerini MYK kararıyla disipline veremezsiniz, Parti Meclisi kararı gerekir," diyerek bu kararın tüzüğe aykırı olduğunu açıkladı. Müslim Sarı'ya, Özgür Özel hakkında da işlem yapılıp yapılmayacağı sorulduğunda verdiği yanıt tek cümleydi: "Onunla ilgili değerlendirme daha sonra yapılacak." Müslim Sarı'nın "daha sonra"sı bir erteleme değil; "Önce orduyu dağıt, sonra kaleyi al" şeklinde klasik bir kuşatma taktiği olarak mı okunmalı? Kurultay yolunu açmak için Özel’ in ekibinden 57 üyeli PM’ nin 28 üyesi de istifa etti.
Kılıçdaroğlu’nun “Osmanlı coğrafyasında Türkiye olmalı” sözleri; “Hem Türkiye’deki iktidara hem de uluslararası aktörlere (özellikle ABD’ye) karşı beni de meşru muhalefet olarak kabullenin,” mesajı mı taşıyor? Kendini her iki tarafa da kabul ettirmenin yolunu mu arıyor, yoksa radikal bir strateji değişikliğine mi gitti? Bunu zaman gösterecek. Ancak bunları bir arada okuduğunuzda ortaya çıkan tablo bir tesadüf değil, kendi içinde bir tutarlılıktır.
Peki bu ne karşılığında?
Koltuğu geri almak için duyulan ölçüsüz bir özlem mi? Belki. Ama 77 yaşında, salt koltuk için bu denli ağır bir siyasi bedel ödemek insan psikolojisiyle pek örtüşmüyor. Arkasında daha büyük bir motivasyon olmalı. En........