Trend olmayan hayatlar: Sıradanlığın utandırılması |
Bir süredir kimse “sadece yaşıyor” gibi görünmüyor. Herkesin hayatı ya anlatılmaya değer bir hikâyeye dönüşmüş durumda ya da dönüşmek zorundaymış gibi hissettiriliyor. Sabah işe gitmek, gün içinde yorulmak, akşam eve dönüp hiçbir şey yapmadan dinlenmek… Bunlar artık hayatın doğal akışı değil de, sanki arada sıkışmış ve asıl önemli olanın dışında kalan detaylar gibi algılanıyor.
Çünkü bugün bir şeyin değerli sayılması için yaşanması yetmiyor, aynı zamanda gösterilmesi gerekiyor. Daha da ötesi, gösterilmeyen hayatlar zamanla görünmezleşiyor. Görünmez olan ise bir noktadan sonra insanın kendi gözünde bile anlamını kaybetmeye başlıyor. Bir gününü kimse görmüyorsa, o gün gerçekten dolu dolu yaşanmış sayılıyor mu, yoksa eksik mi kalıyor? Bu soru belki yüksek sesle sorulmuyor ama pek çok insanın zihninde sessizce dolaşıyor.
Sıradanlık bu yüzden rahatsız edici hale geliyor. Çünkü sürekli daha fazlası gerektiği fikriyle besleniyoruz. Daha üretken, daha sosyal, daha ilginç, daha dikkat çekici olmak gerektiği söyleniyor. Bu “daha”lar çoğaldıkça, mevcut halimiz giderek yetersiz hissettirmeye başlıyor. Oysa gerçek hayat dediğimiz şey çoğu zaman büyük kırılmalardan değil, tekrar eden küçük anlardan oluşur. Aynı yollar, benzer günler, tanıdık hisler… Hayatın büyük kısmı zaten bu döngüden ibaret.
Ama sorun şu ki tekrar eden şeyler dikkat çekmez. Dikkat çekmeyen şeyler paylaşılmaz. Paylaşılmayan şeyler de zamanla değersizmiş gibi algılanır. Böylece insan, aslında gayet normal olan bir hayatı, kendine bile eksik göstermeye başlar.
Bir de işin görünmeyen tarafı var: Sürekli anlatma hali. Gidilen yerler, tanışılan insanlar, öğrenilen bilgiler… Yaşanan her şey bir noktada anlatılabilecek bir malzemeye dönüşüyor. Bu da insanı tuhaf bir ikiliğe itiyor. Bir yandan hayatı yaşamaya çalışırken, diğer yandan o hayatın nasıl göründüğünü düşünmek zorunda kalıyor. Anın içindeyken bile, biraz dışına çıkıp kendini izleyen bir yerden bakıyor.
Belki de en büyük baskı tam olarak burada başlıyor. Kimse açık açık “özel olmalısın” demiyor ama herkes buna göre davranıyor. Sadece mutlu görünmek yetmiyor; aynı zamanda farklı, dikkat çekici ve anlatmaya değer bir hayat sürmek gerekiyormuş gibi bir atmosfer oluşuyor. Bu yüzden insanlar sadece deneyim yaşamıyor, o deneyimi anlamlı göstermek için de ekstra çaba harcıyor.
Oysa çoğu insanın ihtiyacı olan şey daha fazlası değil. Biraz sakinlik, biraz tekrar, biraz da kimseye açıklamak zorunda kalmadığı bir hayat. Ama tam da bu ihtiyaç, günümüzün hızında ve görünürlük takıntısında neredeyse bir eksiklik gibi hissettiriliyor.
Belki de sorun hayatlarımızın sıradan olması değil. Sıradanlığın bize yetersizlik gibi öğretilmesi. Ve belki de uzun zamandır ilk defa şu soruyu dürüstçe sormak gerekiyor: Gerçekten daha fazlasına mı ihtiyacımız var, yoksa elimizde olan hayatı küçümsemeye mi alıştık?