Gerçekten zamanımız mı yok?
Bugün babamın doğum günü…
Bu cümle 16 ay önce çok daha basitti. Bir telefon, belki küçük bir plan, pasta organizasyonu…
Bugün ise sadece takvimde duran bir gün değil, içinde bolca eksiklik, bolca da burukluk taşıyan bir tarih.
İnsan birini kaybettiğinde en çok neye üzülür diye düşünülür hep. Yokluğuna mı, alışkanlıkların bozulmasına mı, zamanla sesinin unutulacak olmasına mı yoksa bir daha hiç karşılaşamayacak olmaya mı?
Belki de asıl mesele bunların hiçbiri değil.
Çünkü insan çoğu zaman birini bir anda kaybetmez. Öncesinde fark etmeden eksiltir.
Daha az aramaya başlar.
“Sonra konuşuruz” der, gerçekten ‘sonra’nın olabileceğinden emin olarak.
Ziyaretler ertelenir, günler yoğunluktan birbirine karışır ve o kişi hayatın hep “orada” olan sabitlerinden biriymiş gibi kabul edilir.
Bir tür rahatlık hali oluşur. Nasıl olsa var, nasıl olsa bir gün yine konuşuruz…
Bir gün o “nasıl olsa” dediği şey ortadan kalkar. Ve geriye sadece büyük anılar değil, küçük eksilmeler kalır. Açılmamış telefonlar, yapılmamış ziyaretler, yarım bırakılmış cümleler, sorulmamış hatırlar…
İnsanı en çok bunlar yorar, yakalar. Çünkü yokluk alışılır bir şeydir. “Mümkün değil, alışamam” dersiniz, alışırsınız. Ama eksik kalmışlık, eksik bırakılmışlık hissi öyle kolay kapanmıyor ne yazık ki. Sürekli kendine sorular sorarken yakalarsın kendini. Cevapların hiçbirine tam olarak ulaşamazsın ama sorular kalır tabii.
Belki de bu yüzden mesele sadece kaybetmek değil, mesele, kaybetmeden önce fark etmeden eksilttiklerimizdir.
Bugün babamın doğum günü ve onu çok özledim.
Ama bu yazı bir günü hatırlamakla ilgili değil aslında. Daha çok, hâlâ hayatımızda olan insanlarla aramıza koyduğumuz mesafeyle ilgili.
Çünkü ne yazık ki çoğu zaman sevdiğimiz insanları kaybetmeden önce değil, kaybettikten sonra hatırlamaya başlıyoruz.
Ve belki de uzun zamandır ilk defa kendimize şu soruyu sormak gerekiyor:
Gerçekten zamanımız mı yok, yoksa var olduğunu düşündüğümüz zamanın rahatlığıyla mı yaşıyoruz?
(İyi ki doğdun baba.)
