Altın 5 bin doların üzerinde: Bu zirve mi, yoksa dip mi?

Altın 5 bin doların üzerinde.

Herkesin dilinde ise aynı soru: "Buradan geri döner mi?"

Kendi adıma cevap vereyim; artık çok zor.

Çünkü daha önce de altını çizdiğim gibi; altını yukarı taşıyan ana hikaye fiyatın kendisi değil, koşullar.

ABD Yüksek Mahkemesi’nin Trump’ın tarifelerini "iptal" etmesi, sadece bir hukuki karar değil; dünyanın en büyük ekonomisindeki yönetim krizinin resmi.

Bu tablo bana 1970’lerdeki Nixon döneminin o kaotik siyasi atmosferini hatırlatıyor.

Artık Amerikalı yatırımcı bile evinde şunu soruyor:

"Dünyanın rezerv parasına yön veren mekanizma kendi içinde bu kadar kavgalıysa, liman diye sığındığım dolar ne kadar güvenli?"

BU durumlarda cevap, emin olun tarih boyunca hiç değişmedi:

Trump’ın yüzde 10’luk küresel tarifeyi yüzde 15’e çıkarma hevesi, serbest ticaretin tabutuna çakılan paslı bir çivi.

Ticaret savaşlarının kızıştığı her dönemde, tıpkı 1930’lardaki korumacı politikalarda olduğu gibi, para güvenli, somut ve "vatanı olmayan" varlıklara yani değerli metallere kaçar.

O nedenle piyasadaki panik havasını sadece altın üzerinden okumak resmi tam görmemek demektir.

Gümüşün 90, platinin 2.300 doları tekrar geçmesi, sistemdeki yangının ne kadar büyük olduğunu tescilliyor.

Şu anda finans dünyasında büyük bir "fay kırılması" yaşanıyor.

Sermaye; artık dijital ekranlardaki "kağıt" varlıklardan, ele avuca gelen, kasaya giren "somut" varlıklara doğru göç ediyor.

Bu, bir nevi finansal Nuh’un Gemisi operasyonu.

ABD ticaret ve dış politikasındaki o yoğun sis bulutunu dağılmadığı sürece, başta altın olmak üzere tüm değerli metallerde yükseliş trendi devam edecek.

Sonuç olarak; altın, 5 bin dolar psikolojik sınırının üzerinde kendine yeni bir taban inşa ediyor.

Eğer ABD iç siyasetindeki bu "hukuk savaşı" daha da derinleşir ve gümrük vergileri topyekûn bir küresel ticaret savaşına evrilirse; bugün hayretle baktığımız o "zirve", aslında geleceğin "dip destek" noktası olacak.

Çünkü piyasalar artık rasyonel rakamları değil, kapkara bir belirsizliği fiyatlıyor.

Ve unutmayın; tarih göstermiştir ki, belirsizliğin olduğu her senaryoda kazanan hep altın olmuştur.

Fakire Sağlık Bile "Lüks"

Barınma, beslenme, eğitim, ulaşım, ısınma derken şimdi sıra milletin sağlığına geldi.

Sağlık harcamaları artık alt gelir grubu için lüks oldu.

Yanlış anlamayın, ben söylemiyorum; bunu anlı şanlı TÜİK abimiz söylüyor.

Son gelen TÜİK verilerine göre en düşük gelir grubunda olan nüfusun yüzde 20’si, sağlık harcamalarının artık büyük bir yük olduğunu düşünüyor.

En fakir kesimin tam yüzde 63,9’u, yuvarlarsan yüzde 64’ü için sağlık artık ulaşılmaz durumda…

Şöyle söyleyeyim; dar gelirli ya eczaneye gidip "ilaç farkını" ödeyecek ya da çocuğunun pazar parasını karşılayacak.

Anlayacağınız garibana hastalanmak bile zul artık.

En düşük gelir grubunda olan vatandaşların yüzde 63’ü doktor harcamalarının, yüzde 66’sı ilaç harcamalarının yük olduğunu söylüyor.

Diş muayene ve tedavisi ise bırakın lüksü, resmen "premium" paket.

Dişi ağrıyan vatandaş, kanal tedavisi masrafını duyunca "Çekin kurtulayım" moduna girmiş durumda.

En düşük yüzde 20’lik gelir grubundaki vatandaşların yüzde 45,4’ü son 12 ayda dişçinin önünden bile geçmemiş.

Bu durum; insanların parasızlık yüzünden sağlığını bile düşünemediğini, iyileşmek yerine yavaş yavaş ölmeyi tercih ettiklerini gösteriyor.

TÜİK verilerine göre bir başka çarpıcı sorun ise sağlıklı beslenme konusu.

Muhtaçlık içinde darmadağın olan vatandaş meyve bile yiyemiyor.

Eskiden çuvalla alınan elma, şimdi manavda "tane" ile alınır oldu.

En alt grupta olan yüzde 20’nin sadece yüzde 2,9’u günde iki veya daha fazla meyve tüketebiliyor.

Sebzede de durum farklı değil; tencerede bırakın eti ot bile kaynamıyor.

Bu durum, koruyucu sağlığın çöktüğünü ve sağlıklı beslenmenin artık alt gelir grubu için bir hayal olduğunu net bir şekilde gösteriyor.

Oysa sağlık, gelişmiş hiçbir sosyal devlette lüks değildir.

Türkiye’de de bir zamanlar sağlık sadece seçkinlerin değil, vatandaşların tümünün anayasal bir hakkıydı.

Oysa bugün bu ülkenin insanları resmen muhtaç durumuna düşürülerek sağlığa bile ulaşamaz hale getirilmiş durumda.

Hastaneden randevu alamayan, alsa bile tetkik ücretini veya ilaç farkını ödeyemeyen milyonlarca vatandaş yavaş yavaş ölüme gidiyor.

Bu durumda söylenecek tek şey var,


© Yeniçağ