Körfez’in Parası Türkiye’ye mi Gelir? |
Orta Doğu yine ateş çemberinde. İran’ın bölgedeki askeri hamleleri, Körfez’de tansiyonu yükseltirken; Türkiye’nin bu denklemde görece temkinli ve tarafsız bir pozisyonda kalması dikkat çekiyor. Bu tablo, son günlerde sıkça dillendirilen bir iddiayı da beraberinde getirdi: “Türkiye, özellikle İstanbul, yeni güvenli liman olabilir mi?”
İddia cazip. Hele ki sermayenin doğası düşünüldüğünde… Para riskten kaçar, öngörülebilirliğe sığınır. Körfez’de artan jeopolitik riskler, özellikle Dubai merkezli finans ve ticaret yapılarında bir tedirginlik yaratıyorsa, alternatif arayışı da kaçınılmazdır. Bu noktada gözlerin İstanbul’a çevrilmesi şaşırtıcı değil.
Üstelik Türkiye’nin elinde güçlü bir koz da var: İstanbul Finans Merkezi. Devasa altyapı yatırımı, modern ofis alanları ve bölgesel finans merkezi olma hedefiyle kurgulanan bu proje, teorik olarak uluslararası sermaye için bir çekim noktası oluşturabilir.
Ancak burada kritik bir eşik var.
Sermaye sadece “güvenli coğrafya” aramaz. Daha önemlisi “hukuki güvenlik” ister.
Bugün uluslararası yatırım kararlarını belirleyen ana parametreler son derece net:
Öngörülebilir regülasyon
Bu unsurlar olmadan, en modern finans merkezi bile sadece beton yığını olarak kalır.
Son yıllarda Türkiye’ye ilişkin uluslararası algıya baktığımızda, özellikle yargı bağımsızlığı konusunda tartışmaların yoğunlaştığı görülüyor. Gazeteciler, akademisyenler ve siyasetçilerle ilgili davalar, ifade özgürlüğü tartışmaları ve hukuki süreçlere yönelik eleştiriler, yatırımcı gözünde “risk primi”ni artıran faktörler arasında yer alıyor.
Bu sadece içeride konuşulan bir mesele de değil. Örneğin Almanya Dışişleri Bakanlığı’nın vatandaşlarına yönelik seyahat uyarılarında, Türkiye’de hukuki süreçlere dikkat edilmesi gerektiği yönünde ifadeler yer aldı. Bu tür uyarılar, uluslararası sermaye açısından önemli bir sinyaldir. Çünkü yatırımcı için en kritik soru şudur: “Bir sorun yaşarsam, hakkımı bağımsız bir yargı önünde arayabilir miyim?”
Bu soruya net ve güçlü bir “evet” yanıtı verilemediği sürece, milyarlarca dolarlık fonların yön değiştirmesi kolay değildir.
Evet, Türkiye’nin coğrafi avantajı tartışılmaz. Üç kıtanın kesişim noktasında, enerji yollarının merkezinde, genç ve dinamik bir nüfusa sahip. İstanbul, doğru koşullar sağlandığında Dubai ile rekabet edebilecek potansiyele sahip nadir şehirlerden biri.
Ama potansiyel ile gerçeklik arasında ciddi bir mesafe var.
Bugün konuşulan “Körfez sermayesi Türkiye’ye akacak” söylemi, mevcut koşullar altında daha çok bir temenni niteliği taşıyor. Çünkü sermaye romantizmle değil, rasyonaliteyle hareket eder.
Vergi avantajları, teşvik paketleri, özel ekonomik bölgeler… Bunların hepsi önemli araçlar. Ancak hiçbiri tek başına yeterli değil. Sermaye için en büyük teşvik, bağımsız ve öngörülebilir bir hukuk sistemidir.
Sonuç net: Türkiye gerçekten bölgesel bir finans merkezi olmak istiyorsa, önce finansal değil, hukuki reformlara odaklanmak zorunda.
Aksi halde İstanbul, “olabilecekler” listesinde kalmaya devam eder; “olanlar” listesine giremez.