menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Aranan bahane

44 0
02.03.2026

Mart ayı Türkiye ekonomisi için yine kritik bir eşik. Üç gün sonra açıklanacak Şubat enflasyonu, üç yıldır ağır bir bedel ödediğimiz fiyat istikrarı mücadelesinin nerede durduğunu bir kez daha gösterecek.

Hatırlayalım: Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Ocak ayı verisine göre aylık enflasyon yüzde 6,7 olarak açıklanmış, yıllık oran ise yüzde 64,9 seviyesine çıkmıştı. Bu tablo, yüksek faiz, kredi kısıtlamaları ve iç talebi soğutmaya dönük sert adımlara rağmen fiyat artış hızının hâlâ güçlü seyrettiğini ortaya koymuştu. Üç yıldır uygulanan sıkılaştırma politikalarının maliyeti ortadayken, sonuç üretip üretmediği sorusu da doğal olarak daha yüksek sesle soruluyor.

Merkez Bankası’nın tahmin performansı

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası son Enflasyon Raporu’nda 2024 yılsonu enflasyon tahminini yukarı yönlü revize etti. Bu revizyon, hedef patikasının yılın henüz başında yukarı çekilmesi anlamına geliyor. Teknik olarak bakıldığında, bir merkez bankasının tahminini güncellemesi olağandır; ancak sorun, tahmin sapmalarının süreklilik kazanmasıdır.

Bir para otoritesinin güvenilirliği iki şeye dayanır: Öngörü gücü ve Söylediği ile yaptığı arasındaki tutarlılık

Tahminlerin kısa sürede bozulması, piyasa beklentilerini de zayıflatır. Enflasyon beklentileri çıpalanamazsa, fiyatlama davranışları kalıcı biçimde bozulur. Bu da para politikasının etkinliğini azaltır.

International Monetary Fund son Türkiye değerlendirmesinde para politikasının daha sıkı kalması gerektiğine işaret etti. IMF teknik analizini yaparken reel faiz hesabına bakar:

Reel faiz = Politika faizi – Beklenen enflasyon

Eğer politika faizi yüzde 45, beklenen enflasyon yüzde 50 ise reel faiz negatiftir (-5). Negatif reel faiz, teorik olarak talebi soğutmaz. IMF’nin yaklaşımı bu matematiğe dayanır.

Dolayısıyla faiz indirimi kararlarının zamanlaması, yalnızca siyasi değil, teknik olarak da sorgulanabilir hale geliyor.

Savaş ve petrol: Yeni gerekçe mi?

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri hamleleri sonrası petrol fiyatlarında yukarı yönlü hareket başladı. Enerji ithalatçısı bir ülke olan Türkiye için bu gelişmenin doğrudan etkisi vardır.

Basit hesapla: Türkiye yılda yaklaşık 50 milyar dolar civarında enerji ithalatı yapıyor. Petrol fiyatındaki her 10 dolarlık artışın cari dengeye birkaç milyar dolarlık ek yük getirdiği biliniyor.

Bu da kur ve enflasyon üzerinden yeni baskı anlamına gelir.

Bu şartlarda Merkez Bankası’nın faiz indirimine ara vermesi teknik olarak savunulabilir. Ancak mesele şu: Bu karar ekonomik gerçeklik nedeniyle mi alınacak, yoksa dış gelişmeler uygun bir gerekçe mi sunacak?

Üç yıllık mücadele ve sonuç

Dünyada dezenflasyon süreçleri genellikle 12–24 ay aralığında sonuç üretir. Türkiye’de ise 2021 sonundan bu yana yüksek enflasyon kalıcı hale geldi. Politika faizi yüzde 8,5’ten yüzde 45’e kadar çıkarıldı; kredi büyümesi sınırlandı; iç talep baskılandı.

Buna rağmen fiyat istikrarı sağlanamadıysa, burada yalnızca para politikası değil, maliye politikası ve yapısal sorunlar da tartışılmalıdır.

Enflasyon yalnızca faizle düşmez. Kamu harcama disiplini, vergi politikası, üretim yapısı ve beklenti yönetimi birlikte çalışmak zorundadır.

Eğer gerçekten bağımsız bir merkez bankası varsa, kararlarını jeopolitik gelişmeleri gerekçe göstererek değil, Türkiye ekonomisinin iç dinamiklerine göre vermelidir.

Şubat enflasyonu yüzde 3’ün üzerinde gelirse — ki mevcut fiyat eğilimleri bunu dışlamıyor — faiz indirim sürecinin devamı teknik olarak daha zor savunulacaktır.

Önümüzdeki günler sadece enflasyon rakamını değil, para politikasının kredibilitesini de test edecek.

Asıl mesele şu: Bu mücadele gerçekten kazanılmak mı isteniyor, yoksa sadece yönetilmek mi?


© Yeniçağ