menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Suç ve Ceza mı? Suç ve Zafer mi?

27 0
04.04.2026

İnsanlık tarihi, büyük ölçüde savaşların gölgesinde yazıldı. Ancak asıl mesele savaşların varlığı değil, savaşın nasıl yapıldığıdır. Çünkü insanlık, çok acı tecrübelerle şunu öğrendi; savaşın bile bir hukuku olmak zorundadır. Bu anlayışın ürünü olan Cenevre Sözleşmeleri, savaşın dahi sınırları olması gerektiğini ilan etti. En azından kâğıt üzerinde…

Bugün ise karşımızda bambaşka bir gerçeklik duruyor. Küresel güçler söz konusu olduğunda hukuk, evrensel bir değer olmaktan çıkıp araçsallaştırılmış bir enstrümana dönüşüyor. Bir devletin kendi sınırları içinde suç saydığı fiiller, savaş sahasında “meşru operasyon” olarak sunulabiliyor. Sivillerin hedef alınması, şehirlerin altyapısının yok edilmesi, toplu cezalandırma yöntemleri… Tüm bunlar, güçlü aktörler için çoğu zaman gerçek bir hesap verme sebebi olmuyor.

Bu durum aslında Thomas Hobbes’un yüzyıllar önce tarif ettiği doğa durumunu hatırlatır. Hobbes’a göre, merkezi bir otoritenin olmadığı yerde hayat “yalnız, yoksul, kötü, vahşi ve kısa”dır. Uluslararası sistem de büyük ölçüde böyle işlemektedir: Devletlerarasında bağlayıcı ve üstün bir otorite olmadığı için, güç hâlâ en belirleyici unsur olmaya devam eder. Bu yüzden savaş alanında hukuk değil, çoğu zaman güç konuşur. Uluslararası kuruluşlar bir hukuk değil statü kollamakta, işlevselliğini kaybetmektedir.

Ancak insanlık yalnızca Hobbes’un karanlık tasvirinden ibaret değildir. Immanuel Kant, “ebedi barış” fikriyle, devletlerin evrensel hukuk ilkeleri etrafında birleşebileceğini savunur. Kant’a göre insan, salt bir araç değil, başlı başına bir amaçtır. Bu ilke, savaş zamanında bile geçerliliğini yitirmemelidir. Sivillerin korunması, insan onurunun dokunulmazlığı gibi kavramlar tam da bu düşünceden beslenir.

Fakat bugün yaşananlara baktığımızda,........

© Yeniçağ