Özgürlük Sorunu

İnsanlık, geleceğini çoğu zaman aklıyla değil, zaaflarıyla kurar. Çünkü insan, kendi iradesine güvenmek yerine çoğu zaman kendisinden daha güçlü gördüğü bir gölgenin altında yaşamayı tercih eder. Bu gölge bazen kutsal bir varlık, bazen bir lider, bazen de sorgulanmadan yüceltilmiş bir ideoloji olur. Değişen sadece isimlerdir; değişmeyen beklenti ise aynıdır; kurtarılmak.

Oysa tarih, insanlığın en büyük yanılgılarından birinin bu “kurtarıcı” fikri olduğunu defalarca göstermiştir. Kurtarıcı beklentisi, insana geçici bir güven hissi verir; fakat aynı anda onun sorumluluk duygusunu köreltir. Sorumluluk zayıfladığında ise özgürlük sessizce elden çıkar. Çünkü özgürlük, sadece hak değil, aynı zamanda ağır bir yük, sürekli taşınması gereken bir bilinçtir.

Bir gücün koruması altında huzur bulduğunu zanneden birey, aslında fark etmeden kendi iradesini o gücün insafına bırakır. Bu, yalnızca siyasal bir tercih değil, aynı zamanda ahlaki bir teslimiyettir. İrade devredildiğinde, insanın varoluşu da başkasının sınırları içine hapsedilir.

İbn Haldun bu gerçeği yüzyıllar önce “asabiyet” kavramıyla açıklar. Ona göre bir toplumu ayakta tutan şey, dışarıdan gelecek bir kurtarıcı değil, o toplumun kendi iç dayanışması, ortak bilinci ve birlikte hareket etme kabiliyetidir. Asabiyet, yalnızca bir aidiyet duygusu değil; ortak kader bilinciyle hareket eden canlı bir iradedir. Bu irade zayıfladığında, en güçlü görünen devletler bile çözülmeye başlar. Demek ki çöküş dışarıdan değil, içeriden başlar; kurtuluş da öyle.

Benzer bir şekilde Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig adlı eserinde devleti ayakta tutan temel ilkenin “adalet” olduğunu söyler. Buradaki adalet, sadece hukuki bir düzen değil; hak ile güç arasındaki dengeyi kuran ahlaki bir ölçüdür. Adaletin olmadığı yerde iktidar zorbalığa, sadakat ise korkuya dönüşür. Bu yüzden adalet, devleti ayakta tutan bir mekanizma değil, onu meşru kılan ruhtur.

Gazali ise meseleyi bireyin iç dünyasına taşır. Ona göre insan, kendi nefsini terbiye etmeden hakikate ulaşamaz. Bu yaklaşım, kurtuluşu dışsal bir güce bağlamaz; aksine insanın kendi iç disiplinine ve ahlaki sorumluluğuna işaret eder. Yani hakikat, teslimiyetle değil; bilinç, irade ve muhasebe ile anlam kazanır.

Bugün ise bu derin düşünce mirasının aksine, birçok kavram yüzeyselleştirilmekte ve araçsallaştırılmaktadır. Özellikle milliyetçilik, çoğu zaman içi boşaltılarak her siyasi yapının kullanabileceği bir anahtar haline getirilmektedir. Oysa milliyetçilik, basit bir aidiyet hissi değil; bir millete ait olmanın getirdiği sorumluluğu taşıma iradesidir.

Gerçek milliyetçilik, yalnızca bir toprağı sevmek değildir. O toprağın geçmişine sahip çıkmak, bugününü korumak ve geleceği için bedel ödemeyi göze almaktır. Vatan dediğimiz şey, sadece sınırlarla çizilmiş bir coğrafya değil; uğruna fedakârlık yapılabilecek değerlerin toplamıdır. Bu yüzden vatan, ancak sorumluluk bilinciyle anlam kazanır.

Eğer insan sadece bugünü yaşamak için var olsaydı, “vatan” kavramı hiçbir zaman doğmazdı. Çünkü vatan, geçmişten alınan emaneti geleceğe taşıma iradesidir. Bu irade ise kısa vadeli çıkarlarla değil, uzun vadeli bir bilinçle mümkündür.

Ancak milliyetçiliği bu derinlikten koparıp her yapının içine sokulabilecek bir “maymuncuk” haline getirmek, onu bir değer olmaktan çıkarır. Böyle bir durumda milliyetçilik, koruyan bir bilinç değil; yönlendiren bir araç haline gelir. Daha tehlikelisi ise şudur; özgürlüğü güvenlik adına sınırlandıran bir anlayış, kendisini milliyetçilik olarak sunabilir. Oysa özgürlüğü devreden bir düşüncenin milleti koruduğunu iddia etmesi, gerçeğin yerini algının aldığı bir yanılsamadır.

Ziya Gökalp bu dengeyi “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” formülüyle kurmaya çalışır. Bu yaklaşım, kimliği korurken çağın gereklerini yerine getirmeyi esas alır. Ne geçmişe körü körüne bağlılık, ne de köksüz bir modernlik… Asıl mesele, kök ile gelecek arasında sağlıklı bir denge kurabilmektir.

Sonuç olarak insanlığın en büyük sınavı, özgürlüğünü hangi gerekçeyle devrettiğidir. Kimi zaman korku, kimi zaman umut, kimi zaman da inanç bu devrin bahanesi olur. Ancak değişmeyen gerçek şudur; özgürlük devredildiği anda, insan kendi kaderini de devretmiş olur.

İradesi olmayanın özgürlüğü olmaz.

Özgürlüğü olmayanın ise ne gerçek bir kimliği, ne de uğruna yaşayacağı bir vatanı kalır.

Ve belki de asıl soru hâlâ önümüzde duruyor; İnsan, kurtarılmayı bekleyen bir varlık mıdır?

Yoksa kendi kurtuluşunu inşa edecek iradenin bizzat kendisi midir?


© Yeniçağ