İmralı’ya gideceklere hatırlatma |
Devlet, tarih boyunca yaşanan isyanların ardında kalan bir hakikati hep aklında tutmuştur. Bölücülük, verilen ödünle büyür; milliyetçilik ise kararlılık ister.
20.yüzyıl Osmanlı ve Cumhuriyet’in erken dönemindeki kalkışmalar bu gerçeği doğrulayan örneklerdir.
Şeyh Ubeydullah’ın dini söylemle etnik siyaseti bir araya getiren ayaklanması…
Bedirhan isyanlarının feodal yapıyı devlet otoritesinin önüne koyma çabası…
Şeyh Sait kalkışması ve dış bağlantılar…
Dersim hadisesi ve aşiret düzeninin merkezi iradeyle çatışması…
Bu isyanların ortak noktası, milletleşme iradesine değil, ayrışmaya yaslanmalarıdır.
Dolayısıyla bu kalkışmalar “milliyetçilik” adıyla açıklanamaz; aksine milliyetçiliğin ne olmadığını gösteren tarihi örneklerdir.
Devlet aklının milliyetçi olması demek; Ülkenin birliğini korumayı esas almak, etnik ve mezhepsel siyasetin kurucu iradeye nüfuz etmesine izin vermemek, ayrıştırıcı taleplere siyasal rekabet gözlüğüyle değil, toplum bütünlüğü açısından bakmak, devlet kadrolarını milli kimlik bilinciyle güçlendirmek demektir.
Demokrasi de ancak milli birlik sayesinde kök salar; birlik zayıfladığında demokrasi de yorulur.
Bu nedenle milliyetçilik, ayrıştırıcı değil, birleştirici bir toplumsal sözleşmedir.
Ancak son yıllarda bazı siyasi söylemlerde, bölücü yapılara yönelik bir “hassasiyet”, devletin temel kurumlarına yönelik ise “mesafe” görülmektedir.
Kısa vadeli politik hesapların uzun vadeli toplumsal huzuru zorlayabileceği açıktır. Burada niyetleri değil, sonuçları tartışıyoruz; çünkü sonuçlar milletin geleceğini belirler.
Ve hiçbir siyasi hesap, milletin uzun vadeli huzurunun önüne geçemez.
Bugün bölücülük; kimlik siyaseti, özerklik iddiaları, terör uzantılarının normalleştirilmesi gibi yollarla yeniden sahneye çıkarılmaktadır.
Milliyetçilik ise Misak-ı Millî’nin bugüne yansımış halidir ve bu topraklarda yaşayan........