Başkanlar ve Liderler
Dünya hızla değişiyor. Siyaset, ekonomi ve teknoloji artık yalnızca kaynaklara değil; o kaynakları akılcı, planlı ve vizyoner şekilde yöneten insan gücüne dayanıyor. Bugün gelişmiş ülkelerin en büyük yatırımı ne yer altı zenginlikleridir ne de ucuz iş gücü… Onların en büyük gücü, iyi yetişmiş, dünyayı tanıyan, teknolojiyi okuyan ve değişimi yönetebilen insan kadrolarıdır.
Bu ülkeler, eğitimli insanı yalnızca bir “çalışan” olarak görmez. Onu karar mekanizmasının merkezine yerleştirir. Şirketlerini, kurumlarını ve hatta devlet yönetimini bu nitelikli kadrolara emanet ederler. Çünkü bilirler ki bilgi, liyakat ve tecrübe birleştiğinde sürdürülebilir başarı ortaya çıkar.
Elbette tecrübe de bu denklemin vazgeçilmezidir. Ancak gelişmiş ülkeler, tecrübeyi genç ve eğitimli kadroların önüne set olarak koymaz. Aksine, o tecrübeyi onların yanında, onları tamamlayan bir unsur olarak konumlandırır. Belki daha geri planda, daha diplomatik bir şekilde… Ama asla ilerlemenin önünde bir engel olarak değil.
İşte fark tam da burada ortaya çıkıyor.
Bizde ise ne yazık ki uzun yıllardır farklı bir refleks hâkim. Eğitimli, donanımlı, dünyayı tanıyan insanlara alan açmak yerine; onlardan çekinen, onları sınırlandıran, hatta zaman zaman önünü tıkayan bir anlayışla karşı karşıyayız. Sadakat en büyük karakter (!) halini aldı… Bu anlayış, kendini lider zanneden ama aslında değişimden........
