KARABASAN |
Hafta boyunca yaşanan acı ve korkutucu olaylar, hepimizin yüreğinde derin bir sızı bıraktı. Eğitim yuvalarını hedef alan saldırılar, toplumun ortak geleceğine dair umutları yerle bir etti. Kaybettiğimiz masumların ardından duyduğumuz üzüntü tarif edilemez; yaralananlar için ise en büyük temennimiz bir an önce sağlıklarına kavuşmalarıdır.
Yurt dışında bu tarz olayları sıkça duyardık; ancak ülkemizde sanırım ilk kez bu kadar büyük bir trajedi yaşandı. Okul içi şiddet, akran zorbalığı gibi olaylar daha önce haber olarak karşımıza çıkmıştı. Öğretmenlere yönelik saldırılar, öğrencilerin kendi aralarındaki kavgalar… Ancak ilk defa bu kadar korkuncuna tanık olduk. Akıl sır ermiyor; ne kadar çok yürek yandı. Güvenerek, huzurla gönderdiğin okul çatısı altında böyle bir vahşetin yaşanması tam bir karabasan.
Bu zamanlarda toplumların gerçek karakteri ortaya çıkar. Ayrışmadan kenetlenmemiz, öfkelenmeden sağduyu göstermemiz gerekir. Zor zamanlar, dayanışma refleksimizi güçlendirdiğimiz ölçüde aşılabilir.
Araştırmalar da bunu destekliyor. OECD’nin sosyal bağlar üzerine yaptığı çalışmalara göre, toplumsal güvenin yüksek olduğu ülkelerde krizlerin etkisi %30’a kadar daha hızlı atlatılabiliyor. Mesele duygusal olsa da birlik olmak, somut olarak da iyileştirici bir etkiye sahiptir.
En büyük sorumluluğumuz geleceğimize, çocuklarımıza karşıdır. Modern dünyanın sunduğu imkânlar kadar riskleri de var. Türkiye’de yapılan bir araştırmaya göre, 12-18 yaş arası gençlerin günlük ortalama ekran süresi 6 saatin üzerine çıkmış durumda. Bu oldukça trajik bir tablo. Aynı yaş grubunda dijital bağımlılık belirtileri gösterenlerin oranı ise %25’e yaklaşıyor.
Bu tabloya bireysel olarak bakılamaz; bu, ileri düzeyde toplumsal bir meseledir.
Çocuklar artık sokakta büyümüyor; ekranların içinde büyüyor. Şiddet içerikleri, kontrolsüz sosyal medya kullanımı, hızlı tüketim alışkanlıkları… Tüm bunlar, gençlerin dünyayı algılama biçimini doğrudan etkiliyor.
Bu yüzden sorumluluk yalnızca ailelere ait değil. Eğitimcilerden medya sektörüne, kamu kurumlarından içerik üreticilerine kadar herkes bu sürecin bir parçasıdır. Bir çocuğun yetişme süreci, toplumsal bir meseledir.
En kritik nokta şu: Evlatlarımızın kendilerini güvende hissettikleri ilk yer aileleri olmalıdır. Çünkü onlarla kurulan sağlıklı iletişim, dış dünyanın karmaşasına karşı en güçlü koruyucu kalkanlardan biridir.
Zor zamanlardan geçiyoruz. Geçmişte olduğu gibi bugün de aynı gerçeği hatırlamamız gerekiyor: Toplumlar, krizleri güven duygusunu koruyabildikleri ölçüde aşabilir.
Geleceğimizi sahiplenip hassasiyetimizi en üst seviyeye çıkarmalıyız. Devlet olarak doğru güvenlik yöntemleriyle acil çözümler geliştirmeliyiz. Okul giriş ve çıkışları en doğru şekilde korunmaya başlanmalı ve bu çok hızlı bir şekilde hayata geçirilmelidir.