Algoritmalar gardıroba girince

Markaların en büyük hayali raflarda yer kapmak sanılır. Oysa asıl savaş raflarda yaşanmaz; insanın zihninde, kalbinde, gündelik alışkanlıklarında yaşanır.

Kimi marka sabah kahvesine karışır, kimi çocuğun okul çantasına girer, kimi tatil bavulunda kendine yer bulur. Kimi de gardırobun kapağı açıldığı an sessizce “ben buradayım” der.

Marka bir logodan ibaret sanılınca büyük yanılgı başlar. Logo görünür yüzdür. İsim, renk, amblem, ses, ambalaj, mağaza kokusu, reklam müziği… Hepsi birer işarettir.

Asıl güç işaretlerin insanda bıraktığı izde saklıdır. Marka görülünce akla güven geliyorsa, sadelik geliyorsa, pahalılık geliyorsa, gençlik geliyorsa, çevre duyarlılığı geliyorsa, orada bir hikâye çoktan kurulmuştur.

İnsanlar ürün satın alırken genelde ürünün kendisini seçtiklerini zannederler. Gerçekte seçilen şey biraz da kişinin kendisine dair kurduğu cümledir.

Ayakkabı yürümeye yarar; yine de kimi ayakkabı “rahatım” der, kimi “iddialıyım”, kimi “param var”, kimi “doğaya yakınım”, kimi “kalabalığa karışmak istemiyorum” diye konuşur.

Marka insanın üzerine giydiği sessiz bir cümleye dönüşür.

En parlak hikâye bile kötü ürünün yükünü uzun süre taşıyamaz. Ürünün dikişi atıyorsa, uygulama çöküyorsa, servis umursamazsa, ambalaj aldatıyorsa markanın cilası çabuk dökülür.

Algı üründen kopunca havada asılı kalır. İnsanlar bir süre etkilenir; sonra deneyim konuşur. Deneyimin sesi reklamdan daha tok çıkar.

Pazarlama dünyasında “imaj her şeydir” diyenlere çok rastlanır. Kulağa havalı gelir. Hızlı tüketilir. Toplantı odalarında güzel durur.

Hayat öyle işlemez. Tüketici aldığı yoğurdun tadına bakar. Telefonun........

© Yeniçağ