Süreç devam mı?

Siyasette bazen takvimler tesadüfleri pek sever. Bir dosya tam da bir komisyon kurulurken hızlanır, bir soruşturma tam da “diyalog” cümlelerinin kurulduğu günlerde raftan iner. Şimdi soralım: Tanju Özcan hakkında yürütülen hukuki süreç devam ederken, Cumhuriyet Halk Partisi ile Adalet ve Kalkınma Partisi arasında sürdüğü söylenen “süreç komisyonu” çalışması gerçekten aynı ciddiyetle devam edebilir mi? Yoksa siyaset yine bildiğimiz o eski refleksine mi dönüyor: Bir yanda uzlaşı masası, öte yanda yargı sopası?

Daha önce de benzer tablolar görmedik mi? CHP’li belediye başkanlarının bir kısmı hakkında açılan soruşturmalar, başlatılan incelemeler, beklenmedik zamanlarda hızlanan dosyalar… Liste kabarık. Kimisi görevden uzaklaştırıldı, kimisi aylarca süren soruşturmalarla kamuoyu önünde yıpratıldı. Elbette her dosya kendi içinde değerlendirilir; kimseye dokunulmazlık zırhı önerilmiyor. Ama siyaset biraz da zamanlama sanatıdır. Ve bu zamanlama sanatı, bazen hukukla siyasetin arasındaki mesafeyi fazlasıyla daraltır.

Şimdi ironiyi bir kenara bırakmadan şu soruyu soralım: Eğer bir “süreç komisyonu” gerçekten toplumsal bir mutabakat, yeni bir sayfa, karşılıklı güven üretme iddiası taşıyorsa; taraflardan birinin belediye başkanına yönelik hukuki hamle tam da bu esnada nasıl okunmalı? Bu, “gelin konuşalım” derken aynı anda “ama konuşurken ayağınızı denk alın” demek değil midir? Yoksa biz mi fazla şüpheciyiz?

Hatırlayalım; CHP’li başka belediye başkanları da benzer süreçlerle karşı karşıya kaldı. Soruşturmalar, fezlekeler, kayyum tartışmaları, görevden uzaklaştırmalar… Her biri kendi hukuki gerekçesine dayandırıldı. Fakat kamuoyunda oluşan algı, hukuki metinlerden çok siyasi takvimle şekillendi. Şimdi Tanju Özcan dosyası da tam “süreç komisyonu”nun konuşulduğu günlerde gündemin ortasına düşüyorsa, bu sadece bir tesadüf müdür? Tesadüflerin bu kadar düzenli olması hayatın olağan akışına mı uygundur, yoksa siyasetin olağan akışına mı?

İşin bir de CHP cephesi var. Parti, bir yandan “kurumsal diyalog” mesajları verirken, diğer yandan kendi belediye başkanlarına yönelik hukuki süreçlerin gölgesinde siyaset yapıyor. Bu tablo karşısında CHP daha net bir tavır koymalı mı? “Komisyon çalışmaları hukuki süreçlerden bağımsızdır” deyip yoluna devam mı etmeli, yoksa “eş zamanlı baskı altında müzakere olmaz” diyerek masayı mı sorgulamalı?

Belki de asıl soru şu: Türkiye’de muhalefet ile iktidar arasında kurulan her diyalog zemini neden bu kadar kırılgan? Neden her temas girişimi, başka bir dosyanın gölgesinde kalıyor? Bir tarafta “uzlaşma” fotoğrafları, diğer tarafta soruşturma başlıkları… Bu iki görüntü yan yana geldiğinde seçmenin zihninde nasıl bir resim oluşuyor?

Elbette kimse hukukun işlemesine karşı çıkamaz. Ama hukukun siyasetten bağımsız işlediğine dair toplumsal güven zedelenmişse, atılan her adımın anlamı değişir. Özcan dosyası da bu bağlamdan bağımsız okunamaz. Çünkü mesele sadece bir belediye başkanının hukuki durumu değil; mesele, aynı anda yürütülen bir siyasi temasın samimiyetidir.

Daha önce CHP’li belediyelere yönelik operasyonlarda da benzer bir tartışma yaşanmıştı. “Hukuk işliyor” diyenlerle, “siyasi mesaj veriliyor” diyenler arasında derin bir ayrışma oluşmuştu. Şimdi yine aynı eşikte miyiz? Süreç komisyonu gerçekten Türkiye’nin kronik meselelerine çözüm arayan bir platform mu, yoksa karşılıklı pozisyon tahkimi için kullanılan bir vitrin mi?

İronik bir tablo var: Bir yanda “yeni bir siyaset dili”nden söz ediliyor, diğer yanda eski siyaset refleksleri devrede. Bir yanda “normalleşme” cümleleri kuruluyor, diğer yanda dosyalar raftan iniyor. Bu durumda CHP’nin sessiz kalması mı beklenir, yoksa daha sert bir tutum alması mı? Parti yönetimi, kendi belediye başkanları hakkında süren işlemleri “rutin hukuk” başlığı altında görüp komisyon masasında kalmayı mı tercih eder? Yoksa “müzakere eşitler arasında olur” diyerek yeni bir çizgi mi çizer?

Belki de daha temel bir soru sormalıyız: İktidar ile muhalefet arasında gerçek bir güven zemini oluşmadan, komisyonlar ne kadar işlevsel olabilir? Eğer taraflardan biri, diğerinin yerel yöneticileri üzerinde hukuki baskı hissettiğini düşünüyorsa, o masada söylenen sözlerin ağırlığı ne olur? Güvenin olmadığı yerde uzlaşma metinleri ne kadar kalıcıdır?

Tanju Özcan örneği, sadece bir isim üzerinden yürüyen bir tartışma değil. Bu, Türkiye’de siyaset-hukuk ilişkisine dair daha büyük bir resmin parçası. CHP’li başka belediye başkanlarının da benzer süreçlerden geçtiğini hatırladığımızda, bu son örneğin tam da komisyon çalışmalarına denk gelmesi ister istemez sorular doğuruyor. Bu sorulara verilecek cevaplar, sadece bugünkü komisyonun değil, gelecekte kurulacak her diyalog masasının kaderini belirleyecek.

Şimdi gözler CHP’de. Parti, bu tabloyu “olağan” kabul edip yoluna devam mı edecek? Yoksa “eş zamanlı baskı altında müzakere olmaz” diyerek daha net bir pozisyon mu alacak? İktidar ise bu sürecin gerçekten hukuk çerçevesinde ve siyasi takvimden bağımsız yürüdüğünü topluma nasıl anlatacak?

Belki de en ironik soru şu: Türkiye’de gerçekten yeni bir siyaset dili kurulmak isteniyorsa, neden her yeni cümle eski bir gölgenin altına düşüyor? Süreç komisyonu çalışmaları devam ederken Tanju Özcan dosyasının gündeme gelmesi, bu gölgeyi daha da koyulaştırmıyor mu?

Son tahlilde mesele, bir belediye başkanının hukuki durumundan ibaret değil. Mesele, siyaset kurumunun kendi iç tutarlılığı. Eğer diyalog deniyorsa, o diyalogun zemini sağlam olmalı. Eğer hukuk deniyorsa, o hukukun zamanlaması tartışma konusu olmamalı. Aksi halde her yeni komisyon, bir öncekinin akıbetini paylaşır: Başlangıçta umut, sonunda güvensizlik.

Şimdi gerçekten sormanın zamanı değil mi: Bu şartlar altında CHP ile AKP arasında sürdüğü söylenen süreç komisyonu çalışması aynı inandırıcılıkla devam edebilir mi? Yoksa siyaset yine kendi ironisini mi yazıyor?


© Yeniçağ