Güçlü ama şaşkın |
Uluslararası siyasetin bazen bir strateji oyunu değil de bir stand-up gösterisi gibi ilerlediği anlar vardır. Son günlerde yapılan bazı açıklamalar da insanı ister istemez o noktaya getiriyor.
Dünyanın en büyük askeri gücünün lideri çıkıyor ve İran’dan söz ederken bu ülkenin son derece zeki ve güçlü olduğunu anlatıyor. Ardından İran meselesinin büyük ölçüde halledildiğini söylüyor. Fakat aynı konuşmanın devamında Körfez ülkelerine yönelik olası saldırıların beklenmediğini ifade ediyor. Hatta bölgedeki müttefiklerden destek ihtiyacına dair ima edilen sözler de ekleniyor.
İşte tam bu noktada insanın zihninde küçük bir coğrafya sorusu beliriyor.
İran meselesi gerçekten halledildiyse, peki Hürmüz diye ayrı bir ülke mi var? Yoksa İran’ın “halledildiği” yer ile Hürmüz Boğazı’nın bulunduğu yer farklı gezegenlerde mi?
Çünkü dünya haritasına bakıldığında Hürmüz Boğazı’nın İran’ın hemen yanı başında olduğu görülüyor. Eğer İran artık sorun değilse, o zaman bu boğazın çevresinde ortaya çıkabilecek riskler neden hâlâ büyük bir stratejik mesele olarak anlatılıyor?
Bu soruların cevabı elbette haritada değil, siyasi söylemin içinde gizli.
ABD’nin küresel gücünü tartışan pek kimse yok. Uydu ağları, istihbarat kurumları, askeri üsler ve teknoloji kapasitesi bakımından dünyanın en gelişmiş sistemlerinden biri olduğu açık. Böyle bir sistemden beklenen en temel şey ise oldukça basittir: Bir krizin nasıl gelişebileceğini önceden tahmin edebilmek.
Ama son açıklamalara bakıldığında ortaya ilginç bir tablo çıkıyor.
Bir yanda İran’ın zekâsından ve gücünden söz eden bir anlatı var. Öte yanda ise bazı gelişmelerin beklenmediğini anlatan bir ton.
Bu ikisi aynı cümlede bir araya geldiğinde insan ister istemez düşünmeden edemiyor.
Eğer gerçekten güçlü ve zeki bir rakiple karşı karşıyaysanız, onun nasıl tepki vereceğini hesaplamak zaten stratejinin ilk maddesi değil midir?
Yoksa burada mesele strateji değil de söylem mi?
İran’ın güçlü bir devlet geleneğine sahip olduğu aslında kimse için sürpriz değil. Yüzyıllardır bölgesel dengelerin içinde ayakta kalmayı başarmış bir ülke. Siyasi sistemi, askeri kapasitesi ve bölgesel etkisi elbette tartışılabilir; ancak tamamen hesaba katılmadan hareket edilecek bir aktör olmadığı da ortada.
Bu nedenle İran’ı zeki ve güçlü olarak tanımlamak aslında oldukça gerçekçi bir tespit.
Ama o zaman başka bir soru daha ortaya çıkıyor.
Bu kadar zeki ve güçlü bir ülke söz konusuysa, onun vereceği tepkileri “beklemiyorduk” demek nasıl mümkün oluyor?
Dünyanın en pahalı istihbarat sistemlerinden birine sahip olan bir ülke için bu cümle biraz tuhaf durmuyor mu?
Gerçekten merak edilen şey şu: Onca uydu, radar, analiz merkezi ve istihbarat raporu ne için var?
Demek ki bazen dünyanın en büyük bilgi ağları bile siyasi söylemin hızına yetişemeyebiliyor.
Uluslararası siyasette güç gösterisi önemli bir unsurdur. Liderler zaman zaman kendi kamuoylarına güçlü mesajlar vermek isterler. Ancak bu mesajlar bazen gerçekliğin sınırlarına çarptığında ortaya ilginç çelişkiler çıkabiliyor.
Mesela bir yandan İran meselesinin büyük ölçüde çözüldüğü anlatılıyor.
Öte yandan aynı bölgenin güvenliği için müttefiklerden destek ihtiyacından söz ediliyor.
İnsan ister istemez soruyor:
Eğer mesele gerçekten çözüldüyse, bu destek çağrısı kime karşı?
Eğer İran artık bir tehdit değilse, o zaman Körfez’de beklenen riskin kaynağı nedir?
Yoksa haritalarda bizim göremediğimiz yeni bir devlet mi ortaya çıktı?
Belki de adı “Hürmüz Cumhuriyeti”dir.
Siyasi söylemlerin bazen gerçeklikten kopmasının nedeni çoğu zaman iç politikadır. Liderler dış politikayı anlatırken sadece diplomasi masasına değil, aynı zamanda televizyon ekranlarına da konuşurlar.
Bu nedenle bazı cümleler stratejik analizden çok manşet üretmeye yarar.
Ama uluslararası krizler söz konusu olduğunda manşetlerle gerçeklik arasındaki mesafe çok hızlı ortaya çıkar.
İran gibi bölgesel dengelerde etkili bir aktör söz konusuysa bu mesafe daha da belirgin hale gelir.
Çünkü İran’ın siyasi kültürü sabır üzerine kuruludur. Uzun vadeli hesaplar yapabilen bir devlet geleneğine sahiptir. Bu nedenle kısa vadeli güç gösterileri her zaman beklenen sonucu doğurmayabilir.
Dünyanın yakın tarihine bakıldığında bu durumun örnekleri çoktur.
Vietnam’da ABD askeri olarak çok güçlüydü ama siyasi sonuç istediği gibi olmadı.
Afganistan’da teknoloji üstünlüğü tartışılmazdı ama savaş yirmi yıl sürdü.
Bu örnekler tek bir gerçeği gösteriyor: güç sadece askeri kapasite değildir.
Rakibin nasıl düşündüğünü anlamak da güçtür.
Belki de asıl mesele tam olarak burada yatıyor.
İran’ın güçlü olduğunu söylemek kolaydır. Ama o gücün nasıl davranacağını doğru okumak çok daha zor bir iştir.
Son günlerde yapılan açıklamalar işte bu nedenle ilginç bir tablo ortaya koyuyor.
Bir yanda mutlak güç vurgusu. Öte yanda beklenmeyen gelişmeler.
Bir yanda İran’ın zekâsına yapılan vurgu. Öte yanda bu zekânın sonuçlarının şaşkınlıkla karşılanması.
Bütün bunlar yan yana geldiğinde uluslararası siyasetin bazen planlı bir satranç oyunundan çok doğaçlama bir tiyatroya benzediğini düşündürüyor.
Eğer gerçekten her şey kontrol altındaysa, neden bu kadar çok sürpriz yaşanıyor?
Ve eğer İran gerçekten bu kadar güçlü ve zeki ise, bu savaşı başlatanların hesaplarının da en az o kadar güçlü olması gerekmez mi?
Yoksa dünyanın en büyük güçleri bile bazen kendi söylediklerine yetişmekte zorlanıyor olabilir mi?
Uluslararası olaylarda bazen: Haritalar sabittir. Ama anlatılar sürekli değişir.
Ve bazen insanın aklına şu soru gelir: Gerçekten dünya mı karmaşık, yoksa bize anlatılan hikâyeler mi?