Enflasyon nereye düştü?
Mart ayı enflasyon rakamları açıklandı.
Ve anlaşılan o ki Türkiye’de enflasyon düşmeye devam ediyor. En azından TÜİK’e göre.
Şubat ayında yüzde 31,53 olan yıllık enflasyon, martta yüzde 30,87’ye geriledi. Aylık artış ise yüzde 1,94.
Yani tabloya bakılırsa ekonomi soğuyor, fiyat artışları yavaşlıyor, hayat normalleşiyor.
Kâğıt üzerinde her şey yolunda. Ama küçük bir sorun var. Kimse bu düşüşe denk gelmedi.
Çünkü aynı Mart ayında, aynı ülkede başka bir veri daha açıklandı.
ENAG’a göre yıllık enflasyon yüzde 54,62.
Üstelik düşmüyor, artıyor. Aylık artış yüzde 4,10.
Yani biri “enflasyon düşüyor” diyor, diğeri “yükseliyor.”
Bu artık yorum farkı değil. Bu, iki ayrı gerçekliktir.
Şimdi dönüp basit bir soru soralım: Vatandaş hangi enflasyonu yaşıyor?
Yüzde 30 olanı mı, yüzde 54 olanı mı? Yoksa pazardaki, etiketsiz, tabelasız, ama son derece gerçek olan üçüncü enflasyonu mu?
Çünkü gerçek hayatın ölçüm yöntemi çok basit:
Markete giriyorsun. Sepeti dolduruyorsun. Kasaya gidiyorsun.
Ve her seferinde aynı şeyi fark ediyorsun:
“Bu geçen ay bu kadar değildi.” Bu cümlede TÜİK yok. Ama gerçek var.
TÜİK’e göre enflasyon sadece düşmüyor, aynı zamanda beklentilerin de altında geliyor.
Yani enflasyon hem düşüyor hem de sürpriz yapıyor.
Ama bu sürprizi yaşayan kimse yok.
Ne esnaf, ne kiracı, ne emekli, ne asgari ücretli.
Enflasyon düşüyor ama kimsenin hayatına uğramıyor.
Bu durum artık ekonomik bir tartışma olmaktan çıktı.
Bu bir “ölçüm krizi.”
Çünkü ölçtüğünüz şey ile insanların yaşadığı şey arasındaki fark açıldığında, veri anlamını kaybeder.
Ve o noktadan sonra insanlar şunu söylemeye başlar:
“Ben gördüğüme inanırım.”
Bugün Türkiye’de olan tam olarak bu.
Resmi veriye değil, mahalle verisine inanılıyor.
Komşunun kira artışı, manavın fiyat etiketi, market fişi…
İşin daha da çarpıcı tarafı şu:
TÜİK’e göre enflasyon düşüyor.
Ama ENAG’a göre artıyor.
Yani sadece seviyede değil, yön konusunda bile uzlaşma yok.
Biri aşağı diyor, diğeri yukarı.
Ekonomi bilimi açısından bu, alarmların çalması gereken noktadır.
Çünkü enflasyon sadece bir oran değildir.
Aynı zamanda bir beklentidir.
Eğer insanlar enflasyonun düştüğüne inanmıyorsa, enflasyon düşmez.
Çünkü herkes fiyatları “nasıl olsa artacak” diye belirlemeye devam eder.
Ve böylece enflasyon, açıklanan rakamlardan değil, insanların inancından beslenir.
Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak bu:
Resmi enflasyon düşüyor. Hissedilen enflasyon yükseliyor.
Veri iyileşiyor. Hayat pahalanıyor.
Grafikler sakin. Pazar yeri gergin.
Belki de en doğru cümle şu:
Enflasyon düşmüş olabilir.
Ama yanlış yere düşmüş. Ve henüz kimse düştüğü yeri bulabilmiş değil.
Arama çalışmaları sürüyor. Vatandaş ise o sırada alışveriş yapmaya devam ediyor.
Sonuçta mesele sadece enflasyon değil. Mesele güven.
Çünkü bir ülkede açıklanan rakam ile yaşanan hayat arasındaki fark açıldığında, ekonomi yönetimi sadece fiyatları değil, inandırıcılığını da kaybeder.
Ve o noktadan sonra en tehlikeli şey başlar:
Kimse açıklanan veriye bakmaz. Herkes kendi gerçeğini yaşar.
Türkiye bugün bir enflasyonla değil, iki enflasyonla yaşıyor.
Biri açıklanan. Diğeri hissedilen.
Ve aradaki fark büyüdükçe, tartışma şu soruya sıkışıyor:
“Gerçek hangisi?” Belki de asıl kriz tam olarak burada başlıyor.
