Coğrafya kader midir yoksa sınav mı?

Ortadoğu bir kez daha kaynıyor. Sınır hatlarında artan askeri hareketlilik, Batı Şeria’da yoğunlaşan operasyonlar, Gazze’de derinleşen insani kriz, Lübnan hattında yükselen tansiyon… Bölge, artık sadece yerel aktörlerin değil küresel güçlerin de sinir uçlarına dokunan bir satranç tahtasına dönüşmüş durumda. Her hamle bir başka dengeyi sarsıyor; her sert açıklama, başka bir başkentte diplomatik alarm zillerini çaldırıyor.

Peki bu denklemde Türkiye nerede duruyor?

Türkiye, coğrafi konumu itibarıyla yalnızca bir “komşu” değil; bir geçiş hattı, bir enerji koridoru, bir diplomasi platformu ve gerektiğinde bir askeri eşik. Anadolu, tarih boyunca krizlerin uzağında kalamamış; tam tersine krizlerin merkezine doğru çekilmiştir. Bu nedenle Türkiye için Ortadoğu’daki her gerilim, yalnızca dış politika başlığı değil, aynı zamanda iç siyasetin ve ekonomik istikrarın da bir parçasıdır.

Fakat asıl soru şu: Türkiye bu coğrafi avantajı gerçekten stratejik bir akılla mı yönetiyor, yoksa iç politikadaki kısa vadeli hesapların gölgesinde mi hareket ediyor?

Bugün bölgede yaşananlara baktığımızda iki paralel gerçek görüyoruz. Birincisi, Türkiye’nin diplomatik kapasitesi hâlâ önemli. NATO üyesi bir ülke olarak Batı’yla konuşabilen; aynı anda Rusya’yla temas kurabilen; Körfez ülkeleriyle ekonomik ilişkilerini geliştiren; İran’la rekabet ederken iletişim kanallarını açık tutabilen nadir aktörlerden biri. Bu çok yönlülük, teorik olarak büyük bir avantaj.

Ancak ikinci gerçek daha karmaşık: İç siyasetteki sert kutuplaşma ve seçim odaklı dil, dış politika alanını daraltma riski taşıyor. Dış politika, uzun soluklu ve sabır gerektiren bir alan iken; iç siyaset çoğu zaman hızlı tepki ve güçlü söylem talep eder. Bu iki ritim çakıştığında ortaya nasıl bir sonuç çıkar?

Örneğin Filistin meselesi… Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal hafızasında güçlü bir yer tutuyor. Kamuoyunun........

© Yeniçağ