Barışın jeopolitiği ve bitmeyen pazarlık şüphesi |
Türkiye'de bir süredir yürütülen ve kamuoyuna çoğunlukla “barış ve kardeşlik süreci” başlığı altında sunulan yeni dönem, her ne kadar iç dinamikler, toplumsal talepler ve tarihsel yükler üzerinden okunmaya çalışılsa da, daha geniş bir jeopolitik çerçevenin tamamen dışında değerlendirilemez. Bunu kabul etmek, süreci peşinen değersizleştirmek anlamına gelmez; aksine, onu gerçek bağlamına yerleştirme çabasıdır. Ne var ki tam da bu nedenle, her yeni gün sürecin tarafları arasında açık ya da örtük pazarlıklar olup olmadığı sorusu insanı yeniden şaşırtıyor, yeniden kuşkulandırıyor.
Dünyaya baktığımızda, barış süreçlerinin çoğunun masum başlangıç hikâyelerine sahip olmadığını görüyoruz. Enerji kaynaklarının kendisi ya da bu kaynaklara ulaşma yolları, bugün çatışmalar kadar “barışların” da asli belirleyeni hâline gelmiş durumda. Petrol, doğal gaz, nadir madenler ya da stratejik geçiş güzergâhları… Zenginliğin biçimi değişse bile, ona sahip olma ve onu paylaşmama dürtüsü değişmiyor. Bu dürtü, toplumları yalnızca cephelerde değil, müzakere masalarında da karşı karşıya getiriyor.
Türkiye’nin jeopolitik konumu tam da bu nedenle hem bir avantaj hem de bir kırılganlık alanı. Kafkasya’dan Orta Doğu’ya, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan enerji ve ticaret hatlarının kesişiminde duran bir ülkeden söz ediyoruz. Böyle bir ülkede yürütülen her “iç barış” girişimi, ister istemez dış dünyanın radarına girer. Soru şu: Bu radar, süreci korumak........