Aynı Hafızanın İki Cephesi: Dün İstiklal, Bugün Dayanışma

Devlet Bahçeli’nin son grup konuşması, Türkiye’de uzun süredir ayrı ayrı tartışılan iki başlığı tek bir çerçevede buluşturdu. Bir yanda İran meselesi, diğer yanda “100 yıl önce emperyalistleri denize döktük” diyerek yapılan tarihsel hatırlatma… Ancak bu iki vurgu, dikkatle okunduğunda birbirinden kopuk değil; aksine aynı düşüncenin devamı niteliğinde.

Bahçeli konuşmasında, bölgedeki gelişmeleri değerlendirirken mezhep eksenli ayrışmalara açıkça mesafe koyarak şu çerçeveyi çizdi: “İran’a yönelik saldırı ve baskılar karşısında, meseleyi mezhep ayrımıyla değil, din ve millet ortak paydasında değerlendirmek gerekir.”

Bu ifade, son dönemde sıkça karşılaştığımız “Şii-Sünni gerilimi” merkezli okumaların ötesine geçen bir yaklaşım sunuyor. Çünkü bölgede yaşananları sadece mezhep rekabetine indirgemek, daha büyük resmi gözden kaçırmak anlamına gelir.

Nitekim bugün İsrail merkezli gelişmeler, yalnızca bir ülkeyi değil, bölgesel dengeyi doğrudan etkileyen bir güç mücadelesine işaret ediyor. Böyle bir tabloda İran’ı yalnızca tarihsel rekabet ya da mezhep farklılığı üzerinden değerlendirmek, Türkiye’yi dar bir bakış açısına mahkûm eder.

Bahçeli’nin sözleri bu dar çerçeveyi kırmaya dönük bir çağrı niteliği taşıyor: Mezhep değil, dayanışma.

Bu yaklaşımın tarihsel zemini ise konuşmanın ikinci önemli vurgusunda ortaya çıkıyor. Bahçeli, Cumhuriyet’in kuruluş sürecine atıf yaparak şu ifadeyi kullanıyor: “Bundan 100 yıl önce emperyalistleri nasıl denize döktüysek, bugün de aynı ruh ve kararlılıkla hareket etmek zorundayız.”

Bu cümle, sadece geçmişe dönük bir hatırlatma değil; bugüne dair bir yön tayini.

Kurtuluş Savaşı, bu milletin farklılıklarını bir kenara bırakarak ortak bir hedef etrafında birleşebildiğinin en güçlü kanıtıdır. O gün cephede yan yana duranlar arasında mezhep sorusu sorulmamış, kimlik tartışması yapılmamıştır. Belirleyici olan tek şey, bağımsızlık iradesidir.

Dolayısıyla Bahçeli’nin tarih vurgusu, romantik bir geçmiş anlatısı değil; bugüne taşınması gereken bir bilinçtir.

Tam da bu noktada Cumhuriyet tartışmasına değinmek gerekiyor.

Birkaç gün önce Ali Yalçın tarafından dile getirilen “Cumhuriyet’in 100 yıllık bir narkoz olduğu” yönündeki ifade, Türkiye’nin kurucu hafızasına dair ciddi bir tartışmayı da beraberinde getirdi.

Eğer bu 100 yıl bir “narkoz” dönemi ise, o hâlde bu devlet nasıl ayakta kalmıştır?

Nasıl kendi kurumlarını inşa etmiş, nasıl krizlerini aşmış, nasıl bölgesel bir aktör hâline gelmiştir?

Gerçek şu ki Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu, bir kopuş değil; milli mücadelenin kurumsallaşmış hâlidir. Yani ortada bir uyuşma değil, aksine yüksek bir bilinç ve irade vardır.

Bahçeli’nin “emperyalistleri denize döktük” vurgusu da tam olarak bu bilinç hâline işaret eder. Bu ifade, Cumhuriyet’i değersizleştiren değil; aksine onu tarihsel bağlamı içinde sahiplenen bir yaklaşımın parçasıdır.

Bahçeli’nin İran meselesindeki duruşu ile Cumhuriyet vurgusu aslında aynı noktada birleşmektedir.

Mezhep ayrışmalarına karşı din ve millet ortak paydası Dış baskılar karşısında bölgesel dayanışma

Tarihsel mücadele bilincinin yeniden hatırlatılması

Bunların her biri, tek bir fikrin farklı yansımalarıdır: Birlik olmadan bağımsızlık korunamaz. Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tartışmalar, çoğu zaman bu bütünlüğü gözden kaçırıyor.

Bir tarafta İran’ı sadece mezhep üzerinden değerlendirenler var. Diğer tarafta Cumhuriyet’i tümüyle değersizleştirenler…

Oysa bu iki yaklaşımın ortak sorunu, tarihsel sürekliliği koparmalarıdır.

Birisi coğrafi ayrışma üretir, diğeri tarihsel kopuş.

Bahçeli’nin konuşması ise tam tersine, hem coğrafyada hem tarihte bir süreklilik öneriyor.

Sonuç olarak şunu açıkça söylemek gerekir:

Bugün ihtiyaç duyulan şey, ne mezhep temelli bir dış politika ne de geçmişi inkâr eden bir tarih okumasıdır.

İhtiyaç duyulan şey, milli mücadeleden Cumhuriyet’e, oradan bugüne uzanan çizgiyi doğru okuyabilmektir.

Bahçeli’nin sözleri bu çizgiyi hatırlatıyor:

Dün emperyalizme karşı verilen mücadele ile bugün bölgesel baskılar karşısında sergilenecek duruş, aynı ruhun devamıdır.

Ve o ruhun adı da bellidir: Birlik


© Yeniçağ