4 yıl uzun gelmiş

Üniversitelerin üç yıla düşürülmesi fikri, ilk bakışta pratik, verimli ve hatta “çağın ruhuna uygun” bir reform gibi sunuluyor. Daha az sürede mezuniyet, daha hızlı iş gücüne katılım, daha dinamik bir ekonomi… Kâğıt üzerinde kulağa hoş gelen bu başlıklar, aslında uzun süredir yükseköğretimi bir kamusal hak ve entelektüel alan olmaktan çıkarıp bir hızlandırılmış sertifika programına dönüştürme eğiliminin son halkası gibi duruyor. İronik olan şu ki, herkesi üniversite öğrencisi yapmak yetmiyor; bir de mümkün olan en kısa sürede mezun edip, aynı anda, aynı sokaklara iş aramaya göndermek gerekiyor. Çünkü belli ki asıl ihtiyaç duyulan şey nitelikli bireyler değil, yoğun bir sessizlik.

Akademi mensuplarının önemli bir kısmı bu öneriye temkinli yaklaşıyor. Eğitim fakültelerinden sosyal bilimlere, mühendislikten tıbba kadar geniş bir yelpazede dile getirilen ortak kaygı, sürenin kısalmasının yalnızca ders sayısını değil, düşünme, tartışma ve derinleşme imkânlarını da törpüleyeceği yönünde. Üniversite, salt mesleki beceri kazandıran bir kurum değil; en azından tarihsel olarak böyleydi. Bir öğrencinin dört yıl boyunca yalnızca derslere değil, kütüphaneye, kampüs tartışmalarına, öğrenci kulüplerine ve bazen de “hiçbir işe yaramıyor gibi görünen” düşünsel dolambaçlara maruz kalması, onu üniversiteli yapan şeydi. Üç yıla sıkıştırılmış bir eğitim ise bu dolambaçları gereksiz bir lüks olarak görüyor.

Ancak meselenin sadece........

© Yeniçağ