1980 sonrası Türkiye bir geçiş dönemi olmadan dışa açıldı. Rahmetli Özal özelleştirmede İngiltere ile yarışıyordu. Bugünkü ekonomi yönetimi de 2003 yılından beri, devleti de dışlayarak, planlamayı kaldırarak adeta bir küreselleşme militanı oldu.

Biz ve bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin küreselleşme ile geldiğimiz son durak, ekonomik istikrarın bozulması, orta gelir tuzağı ve yoksullaşma oldu.

Dünyada ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde iktisat politikalarında değişim şart oldu. Bu değişim;

1.Büyüme yerine kalkınma,

2.Devlet-piyasa optimum dengesinin kurulması.

Küreselleşme ile bütün ülkeler iktisadi kalkınmayı da rafa kaldırmıştı. Büyüme ön plandaydı. Yalnızca büyüme politikaları ile toplumsal istikrarın sağlanamadığı ve toplumsal refahın sağlanamadığı anlaşıldı. Gelişmekte olan ülkelerde kalkınma politikaları uygulamak gereği ortaya çıktı.

Aslında; iktisadi kalkınma konusu 1950 sonrasında oldukça popülerdi. Çünkü, İkinci Dünya Savaşı birçok ülkede ekonomik ve sosyal yapıyı tahrip etmişti. Gelir dağılımı bozulmuştu. Bu ülkelerde harp zenginleri ortaya çıkmış, halkın büyük çoğunluğu yoksul düşmüştü. Geliri artırmaya ve artan gelirin adil bölüşümüne ihtiyaç vardı. Yeni teknolojilere ve yeni yatırımlara ihtiyaç vardı.

Bugün küreselleşme de gelişmekte olan ülkelerde ve özellikle bizim gibi sürekli cari açıkla büyüyen gelişmekte olan ülkelerde savaş sonuçları ile aynı etkiyi yaptı.

İktisadi kalkınma; bir ülkenin ekonomik, siyasi ve sosyal refahının geliştiği süreçtir. Gelişmiş ülkelerde bu süreç tamamlanmıştır. Bu nedenle iktisadi kalkınmadan amaç gelişmekte olan ülkelerin kalkınmasıdır.

Ekonomik kalkınma, GSYH'da büyümeyi de içine alan daha geniş bir kavramdır. Ekonomik büyüme yanında, toplumsal refah artışı yaratan, okullaşma oranı, kişi başına düşen, doktor ve öğretmen sayısının artması, çevre şartlarının iyileşmesi, teknolojik gelişmenin olması ve altyapı olarak demokrasinin gelişmesi ve insani değerlerin yükselmesi, fiziksel ve sosyal altyapının iyileşmesi, kalkınma göstergeleridir.

Kalkınma ile büyüme arasındaki temel fark, kalkınmanın aynı zamanda sosyal refah hedefli olmasıdır.

İktisadi kalkınmayı büyümeden ayıran diğer bir önemli fark; gelişme sürecinde aynı zamanda sanayileşme gibi yapısal değişmenin olmasıdır. Ayrıca büyüme her zaman değil, bazı şartlar altında ülkelerin zenginleşmesine imkân vermektedir. Eğer cari açık ve dış borçlanma varsa, ülke net dış borç ödeme konumuna gelince, dış borç mürettebatının GSYH'ya oranı büyüme oranından daha yüksek ise yoksullaşma başlar.

Dahası büyümeyi fazla abartmamak gerekir. Söz gelimi bir binanın yıkılması, servet kaybıdır. Buna karşılık, makine ve teçhizat kullanılması, işçi çalıştırılması nedeni ile yıkım sırasında katma değer yaratılır. Büyüme olur.

Öte yandan nerede ve hangi şartlar altında olursa olsun, ekonomide bir çıkmaz varsa, değişim kaçınılmaz olur. Demokrasilerde bu değişim ihtiyacı kendi dinamiğini yaratmak zorundadır. Totaliter rejimlerde ise değişim yalnızca diktatörün sonu ile gerçekleşir. Zira diktatörler farklı politikaları kendileri için prestij kaybı olarak görürler. Narsizm, körlüğü ve güç zehirlenmesi değişimi göremez ve kabul etmez.

2023 seçimlerine giderken, Türkiye siyasi ve ekonomik anlamda kritik eşiktedir. 2003 yılından beri her alanda var olan günübirlik ve popülist politikaların değişmesi gerekiyor. Aksi halde kriz derinleşecek ve maliyeti artacaktır.

Bir zamanlar gelişmiş ülke olarak kabul edilen Arjantin'de olduğu gibi Türkiye, birikmiş kaynaklarını kaybedecek ve geri gidecektir. Aslında 2003 yılından 2022 yılı sonuna kadar geçen 20 yılda, Türkiye 670 milyar dolar cari açık vermiştir. Cari açık doğrudan kaynak ve servet kaybı demektir.

Türkiye bugün yaşadığı demokratik, hukuki, siyasi ve ekonomik sorunlardan kurtulmak zorundadır. Bu da değişimle olur ve eğer bir toplumda değişim şart olmuşsa, bunu kimse engelleyemez.

QOSHE - İktisat politikalarında değişim zamanı - Esfender Korkmaz
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

İktisat politikalarında değişim zamanı

53 2 1
13.11.2022

1980 sonrası Türkiye bir geçiş dönemi olmadan dışa açıldı. Rahmetli Özal özelleştirmede İngiltere ile yarışıyordu. Bugünkü ekonomi yönetimi de 2003 yılından beri, devleti de dışlayarak, planlamayı kaldırarak adeta bir küreselleşme militanı oldu.

Biz ve bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin küreselleşme ile geldiğimiz son durak, ekonomik istikrarın bozulması, orta gelir tuzağı ve yoksullaşma oldu.

Dünyada ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde iktisat politikalarında değişim şart oldu. Bu değişim;

1.Büyüme yerine kalkınma,

2.Devlet-piyasa optimum dengesinin kurulması.

Küreselleşme ile bütün ülkeler iktisadi kalkınmayı da rafa kaldırmıştı. Büyüme ön plandaydı. Yalnızca büyüme politikaları ile toplumsal istikrarın sağlanamadığı ve toplumsal refahın sağlanamadığı anlaşıldı. Gelişmekte olan ülkelerde kalkınma politikaları uygulamak gereği ortaya çıktı.

Aslında; iktisadi kalkınma konusu 1950 sonrasında oldukça popülerdi. Çünkü, İkinci Dünya Savaşı birçok ülkede ekonomik ve sosyal yapıyı tahrip etmişti. Gelir dağılımı bozulmuştu. Bu ülkelerde harp zenginleri ortaya çıkmış, halkın büyük çoğunluğu yoksul düşmüştü. Geliri artırmaya ve artan gelirin adil bölüşümüne ihtiyaç vardı. Yeni teknolojilere ve yeni yatırımlara ihtiyaç vardı.

Bugün küreselleşme de........

© Yeniçağ


Get it on Google Play