Devlet hem ekonominin ortalama olarak yüzde 30'unu oluşturuyor, hem de aldığı kararlarla tüm ekonomiyi etkiliyor. Küreselleşme sürecinde tüm gelişmekte olan ülkelerde ve Türkiye'de devlet dışlandı. İktisadi kalkınma yerine yalnızca GSYH'da büyüme hedefi öne çıktı. Bu nedenle piyasaya spekülasyon hâkim oldu. Başıboş piyasaya, dünyada ekonomik kriz aralığının sıklaşmasına, kriz maliyetlerini fakir halkın ve çalışanların yüklenmesine neden oldu.

Ama gelişmekte olan ülkelerde piyasa yetersizliklerinin ortaya çıkması, gelir dağılımında aşırı bozulma, yoksulluğun artması, büyüme yerine yeniden insani değerleri, gelir dağılımını ve sosyal sorunları da kapsayan kalkınmaya politikalarını ve devlet-piyasa optimum dengesinin kurulmasını öne çıkardı.

Türkiye'de ise Ekonomik istikrarın bozulmasında, yanlış politikalar yanında; kurumsal devlet yapısını bozulması, Devlette şeffaflık ve denetim yetersizliğinin ortaya çıkması, liyakat esasının bozulması, kamu altyapı yatırımlarının özelleştirilmesi de etkili oldu.

Atatürk döneminde, 1933 yılına kadar uygulanan liberal politikalar kalkınmada etkili olamadı. 1930 Dünya ekonomik buhranı nedeni ile 1932 yılında ekonomi yüzde 11 oranında daraldı. Çözüm olarak; Türkiye 1933 - 1938 arasında yoğun bir devletçilik dönemi yaşadı.

1933-1938 birinci beş yıllık sanayi planı, Cumhuriyet tarihinde kalkınmada bir başarı öyküsüdür.

O yıllarda, Özel sektörde yeterli sermaye birikimi olmadığı için, Büyük sermaye ve ileri teknoloji gerektiren sanayi devlete bırakıldı. Kurulmasına karar verilen sanayinin üretim kapasitesi ile Türkiye'nin ihtiyaç ve tüketimi arasındaki paralellik kurulması hedeflendi. Planda yirmi fabrika kurulması teklif edildi. Ekonomik gelişmenin ülkenin çeşitli yörelerine dengeli bir şekilde dağıtılması hedeflendi. Sonradan özelleştirilen KİT'lerin çoğu o yıllarda yapıldı.

Bugün artık daha iyi anlaşıldı ki, piyasa hiçbir müdahale olmadan, devletin yönlendirici ve denetleyici gücü olmadan tek başına rekabeti sağlayamaz. Piyasa başarısızlığı dediğimiz olgu ortaya çıkar.

Gelişmekte olan ülkelerde, piyasa gelişmemiş, dar ve oligopol yapıda olduğu için, fiyatlar etkin kaynak dağılımını sağlamakta yetersiz kalır. Sermaye piyasası ve vadeli döviz işlemleri piyasası sığdır.

Çoğunda demokrasi, hukuk, eğitim kurumsallaşmamıştır. Türkiye'de olduğu gibi İslam ülkelerinde kurumsallaşmaya karşı siyasi oluşumlar vardır.

Yine genel olarak, Ar-Ge, teknoloji gelişmemiştir. Gelişmiş olsaydı zaten gelişmiş ülke statüsünde olurdu.

Çin doğrudan devlet müdahalesi nedeniyle, teknoloji üretimini geliştirmiştir.

Bu nedenlerle gelişmekte olan ülkelerde piyasada rekabetin sağlanması ve kıt kaynakların en verimli alanlarda kullanılmasını sağlamak için devlet müdahalesi gereklidir. Bu müdahale aynı zamanda iktisadi ajanların yarınını görebilmesi için bir kalkınma planlaması ile yapılmalıdır.

1970 yıllara kadar daha aktif olmak üzere, ondan sonra da her zaman ve her yerde devlet, tüketiciyi korumak ve piyasa düzeninin daha iyi çalışmasını sağlamak için piyasaya müdahale etmiştir. Zira özel kesimin üretip sattığı mallarla kamu hizmetleri gerçekte birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Daha çok sayıda otomobil üretimi daha fazla park yerine ihtiyaç göstermesi gibi. Bu iki kesimin arz ettiği mal ve hizmetler arasındaki dengesizlik bir toplumsal dengesizliğe yol açmaktadır.

Spekülatif sermaye, hedge fonlar Devlet düzeninden ve müdahaleden hoşlanmaz. Küresel süreçte sermaye hareketlerinde aşırı liberalleşme, biz ve bizim gibi dalgalı kur sistemi uygulayan bazı gelişmekte olan ülkelerde kur baskısı yaratarak, GSYH'nın yüzde onuna ulaşan cari açıklara neden olmuştur.

1997 yılında Doğu Asya'da yaşanan ekonomik krizlerin nedeni, devlet müdahalelerinin çok yetersiz olmasıydı.

Türkiye 'de istikrar için; Devlet- piyasa optimum dengesini kurmak gerekir. Bu kapsamda, kamu özel iş birliği yolu ile yapılan pahalı altyapı yatırımlarını, elektrik dağıtımını devletleştirmek gerekir. Siyasi popülizmde kullanılan ve bu nedenle toplumsal maliyeti yüksek olan kamu bankalarını özelleştirmek gerekir. Bu bankaların tarımsal destekler gibi kamusal desteklerini hazine normal bankalar yoluyla da yapabilir.

Devlete ait sarayları Turizm amaçlı olarak özel sektöre devretmek, uçakları satmak gerekir. Siyasette devlet imkanlarını kullanan iktidardaki siyasi partilere ve cumhurbaşkanı veya başbakanlara, yasaklar getirmek ve ağır müeyyide koymak gerekir.

QOSHE - Atatürk ve devletçilik - Esfender Korkmaz
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Atatürk ve devletçilik

57 4 1
10.11.2022

Devlet hem ekonominin ortalama olarak yüzde 30'unu oluşturuyor, hem de aldığı kararlarla tüm ekonomiyi etkiliyor. Küreselleşme sürecinde tüm gelişmekte olan ülkelerde ve Türkiye'de devlet dışlandı. İktisadi kalkınma yerine yalnızca GSYH'da büyüme hedefi öne çıktı. Bu nedenle piyasaya spekülasyon hâkim oldu. Başıboş piyasaya, dünyada ekonomik kriz aralığının sıklaşmasına, kriz maliyetlerini fakir halkın ve çalışanların yüklenmesine neden oldu.

Ama gelişmekte olan ülkelerde piyasa yetersizliklerinin ortaya çıkması, gelir dağılımında aşırı bozulma, yoksulluğun artması, büyüme yerine yeniden insani değerleri, gelir dağılımını ve sosyal sorunları da kapsayan kalkınmaya politikalarını ve devlet-piyasa optimum dengesinin kurulmasını öne çıkardı.

Türkiye'de ise Ekonomik istikrarın bozulmasında, yanlış politikalar yanında; kurumsal devlet yapısını bozulması, Devlette şeffaflık ve denetim yetersizliğinin ortaya çıkması, liyakat esasının bozulması, kamu altyapı yatırımlarının özelleştirilmesi de etkili oldu.

Atatürk döneminde, 1933 yılına kadar uygulanan liberal politikalar kalkınmada etkili olamadı. 1930 Dünya ekonomik buhranı nedeni ile 1932 yılında ekonomi yüzde 11 oranında daraldı. Çözüm olarak; Türkiye 1933 - 1938 arasında yoğun bir devletçilik dönemi yaşadı.

1933-1938 birinci beş yıllık sanayi planı, Cumhuriyet tarihinde kalkınmada bir başarı öyküsüdür.

O yıllarda, Özel sektörde yeterli sermaye birikimi olmadığı için, Büyük........

© Yeniçağ


Get it on Google Play