Madman ve yine bir savaş!

Dünyada tansiyon yeniden yükseliyor. Televizyonu açıyorsun, telefonuna bildirim düşüyor, sosyal medyada herkes aynı soruyu soruyor: “Gerçekten savaş mı çıkıyor?” ABD ile İran arasında doğrudan çatışma söz konusu ve cuma gecesi hava saldırıları raporlandı. Bu da ister istemez şu soruyu akla getiriyor: Eğer Oval Ofis’te başka biri otursaydı, bugün aynı noktada olur muyduk?

Uluslararası ilişkiler kitapları bize devletlerin rasyonel davrandığını söyler. Ama ekranlarda gördüğümüz şey çoğu zaman liderin karakteri, dili ve refleksleri oluyor. Demek ki bazen tarih, haritalardan çok insanların zihninde şekilleniyor.

Liderlik tarzı ve karar alma: Kişisel diplomasi etkisi

Siyaset bilimi literatüründe buna “lider merkezli dış politika” deniyor. Özellikle güçlü yürütme yetkisine sahip ülkelerde, liderin kişiliği dış politikayı doğrudan şekillendirebiliyor. Bu noktada Donald Trump örneği sıkça inceleniyor.

Uzmanlara göre Trump’ın yaklaşımı klasik diplomasiye pek benzemiyor. Daha çok kişisel ilişkiler, doğrudan temas ve güç gösterisi üzerine kurulu. Akademik literatürde bu tarz liderlik “transactional” yani işlemsel olarak adlandırılıyor: İdeolojiden çok sonuç odaklı, pazarlıkçı ve çoğu zaman ani kararlar içeren bir tarz.

Realist teorinin önde gelen isimlerinden John Mearsheimer’a (The Tragedy of Great Power Politics, 2001) göre büyük güçler ahlaki değil, stratejik hareket eder. Liderler de bu stratejinin uygulayıcısıdır, ancak bazı liderler stratejiyi bile kişiselleştirir ve kendi refleksleri üzerinden krizleri şekillendirir.

Burada ilginç bir kavram daha var: “Madman theory” yani deli adam teorisi. İlk kez Nixon döneminde (1969–1974) gündeme gelmişti. Mantık şu: Eğer rakipler liderin öngörülemez ve aşırı davranabileceğine inanırsa, daha temkinli davranır. Bir nevi korku üzerinden caydırıcılık.

Bu strateji gerçekten işe yarar mı? Yoksa kontrol edilemeyen bir tırmanmayı mı tetikler? İşte akademik tartışma tam burada başlıyor.

Cuma gecesi başlayan hava saldırıları, ABD ve İsrail’in İran’daki stratejik hedeflere doğrudan müdahalesini gözler önüne serdi. İran ise misilleme olarak hem ABD üslerini hem de bölgedeki İsrail hedeflerini kapsayan askeri hamleler başlattı.

İsrail tarafı operasyonu “aslanın kükremesi” olarak tanımladı. Mesaj açıktı: Kimin yanında olduğu belli, karşısında olanlar bedel ödeyecek. Bu, krizlerin sadece askeri değil, psikolojik boyutunu da gözler önüne seriyor.

Trump ise operasyonu “epic fury” yani “alışılmışın dışında öfke/ destansı öfke”olarak nitelendirdi. Bu da yalnızca sahadaki askeri hareketi değil, liderin imajını ve mesajını güçlendiren psikolojik bir stratejiyi ortaya koyuyor. Ayrıca Trump, İran halkına hitaben “Biz iktidarı alacağız, sonrasına siz karar verin” dedi. Bu mesaj da operasyonun diplomasi ve propaganda boyutunu içeriyor.

Ve şimdi ekran başında bizler şunu görüyoruz: ABD, İran ve İsrail arasındaki gerilim artık somut eylemlerle şekillenen, her hamlenin ciddi sonuçlar doğurduğu ve çeşitli ihtimaller barındıran belirsiz bir gerilim.


© Yeniçağ