Frankenstein, kendisi için kendisi gibi bir ‘gelin’ ister

Sinemada kadın yönetmenler egemenliğinin “sinirli enerji” yaymaya başladığını fark ettiğim iki film daha izledim. Maggie Gyllenhaal’ın yönettiği “Gelin” (The Bride (2026) ve Mona Fastvold’un “Ann Lee Efsanesi” filmleri. Önceki haftalarda gösterime giren “Hamnet” (2025) de yine bir kadın yönetmen olan Chloé Zhao’nun işiydi ve en yüksek perdeden aynı sinirli enerji frekansına sahip bir diğer denemeydi. Bu filmi önceki yazımda değerlendirdiğim için bağlamı geldikçe yine zikredebilirim ama şimdi taze “Gelin” ve çilekeş “Ann Lee” filmlerine bakalım, bizi neler bekliyor?

Maggie Gyllenhaal, sinemaya aktardığı senaryoda, bir klasik olan 1935 yapımı "Frankenstein’ın Gelini" filminden yola çıkmakla kalmıyor hikâyesine arka plan olarak 1930’ların Chicago’sunu yani karmaşayı, kötülüğü, cinayetleri, fuhşu, istismarı, mafyayı, küfrü, cinneti ve riyayı seçerek çok asabi bir frekans elde etmiş oluyor. Bu atmosferde eksik olan ise -metaforik olarak bütün bu unsurlardan üretilmiş- bir ‘canavar’dır. Durum bu noktaya gelince de yedinci sanatın sihirli dünyasına uzanıp rafta beklemekten çürümüş meyveyi almak ve tazeymiş gibi tezgâha koymak kalıyor! Gyllenhaal’ın tezgâhı sinema seyircisinin hiçbir halde ret edemeyeceği meyvelerle dolu. Bunlardan ikisi ise pek cazip: Christian Bale (Yaratık - Frankenstein) ve Jessie Buckley (Gelin).

Bale, ‘Yaratık’ın bir hayli yontulmuş (hatta yüzü estetik işlemi görmüş!), pek centilmen halini başarıyla canlandırıyor. ‘Yaratık’, yüzyıllık yalnızlığını dindirmek için cerbezeli bir bilim kadınından daha doğru ifadeyle “biyoloji ve genetik, rejenartif tıp, biyokimya” alanlarında uzman olan Dr. Euphronius’tan (Annette........

© Yeniçağ