menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Barışın ve hakikatin zamanı

30 0
03.04.2026

Ortadoğu’da yaklaşık yüzyıllık ulus-devlet deneyiminin geldiği aşama, yalnızca Türkiye’de değil, bölgenin tamamında köklü bir yeniden inşa ihtiyacını açık biçimde ortaya koymaktadır. Tarihsel yaşanmışlıklar ve bugünün sonuçları birlikte değerlendirildiğinde, bu ihtiyacın bir tercih değil, kaçınılmaz bir toplumsal zorunluluk olduğu görülmektedir.

Ulus-devlet sistemi, büyük ölçüde hegemonik güçlerin çıkarları doğrultusunda şekillendirilmiş; varlığını çoğu zaman farklı kimliklerin, dillerin ve inançların bastırılması üzerine kurmuştur. Oysa bu tekçi anlayış, ne kadim Mezopotamya  ve Anadolu uygarlıklarının çoğulcu mirasına ne de imparatorluklar döneminin görece esnek toplumsal yapısına denk düşmektedir. Bugün gelinen noktada, bu tekçilik yalnızca ötekini değil, bizzat kendisini de krizle yüz yüze bırakmıştır. Resmi ideoloji ve bu ideolojinin yaratmış olduğu toplumsal sistem yapısal bir tıkanma ile karşı karşıyadır. Yapısal sorunlarını çözme konusunda bir kaos aralığına geldiği bir arayış içerisine girdiği de bir gerçekliktir. Böylesi dönemlerde temel prensip mevcut arayışın iktidar ve egemenlik alanı inşa etmeden toplumsal hakikati esas almasıdır.

Alevi düşüncesinin “Hakikat” ve “Rıza Şehri” kavramları burada yol göstericidir. Hakikat, inkârla değil ikrarla; zorla değil rızayla açığa çıkar. Her kimliğin kendini tamamlaması hakikatin önemli bir ilkesidir. Kendini tamamlama aynı zamanda kendini bilmeyi anlayan, düşünen ve farkında olan varlık manasına gelir. Varoluş çokluğun ” TEK” liği değil,  “BİR” leşerek bütünleşmek halini ifade eder. Toplumsal barış da ancak bu hakikatle yüzleşme ve farklılıkların kendi özüyle var olabildiği bir düzenle mümkündür. Bu anlamda öze dönüş, yalnızca bir geçmiş arayışı değil; aynı zamanda ahlaki ve politik bir yeniden........

© Yeni Yaşam