Yoksul olduğum için mi sesim size gelmiyor?
Edebiyatın başyapıtlarından John Steinbeck’in “Gazap Üzümleri” romanı, yoksullar için her daim canlı her daim günceldir. Romanda kapitalist sistemin vahşeti altında ezilen Joad ailesinin trajedisi klasik bir açlık ve çaresizlik hikâyesi olarak değil; sistematik bir yok sayılma, kurumsal bir sağırlaşma ve ahlaki bir tecridi de anlatır. Anlatıda bankalar ve büyük şirketler, kimsenin şahsen sorumlu olmadığı, yüzü olmayan “canavarlar” olarak tasvir edilirken; yoksul Joadlar dertlerini kime anlatacaklarını, hesabı kimden soracaklarını bilemezler. Benzer bir çaresizliği, Yılmaz Güney’in “Umut” filminde de derin bir sızıyla hissederiz. Lüks bir otomobilin çarpması sonucu atı ölen faytoncu Cabbar, karakola gidip hakkını aramak istediğinde, komiserin zengine hürmet edip Cabbar’ı azarlaması ve dışlaması, yoksulun devlet ve hukuk kapısındaki görünmezliğinin akılda kalan acı bir tasviridir. Cabbar’ın karakoldaki o çaresizliği, bugün Van Gölü kıyısında yaşanan ve uzun zamandır hepimizin içinde yankılanan bir ailenin feryadının, elli yıl önce sinemaya yansımış halidir.
Şunu kabul ederek başlayalım. Acı, evrensel bir insan deneyimi gibi görünse de bu acının kamusal alanda nasıl yankı bulduğu, devlet aygıtları tarafından nasıl işlendiği ve karşılık bulduğu bütünüyle sınıfsal bir meseledir. Van’da kaldığı üniversite yurdundan ayrıldıktan sonra kaybolan ve 19 gün süren arama çalışmalarının ardından Van Gölü kenarında cansız bedeni bulunan üniversite öğrencisi Rojin Kabaiş’in ölümü, önemli bir sınıfsal hikâye de veriyor bizlere. Olayın üzerinden yaklaşık iki yıl geçmesine rağmen adalet arayışının bir türlü sonuca ulaşamaması, otopsi raporlarındaki gecikmeler ve belirsizlikler, bu kaybı sıradan bir adli vaka olmaktan çıkarıp devasa bir sosyolojik krize dönüştürmüş durumda.
Baba Nizamettin Kabaiş pes etmiyor. Geçtiğimiz günlerde bir basın toplantısı düzenledi ve orada son derece dikkate değer şeyler ifade etti. Bunlara kayıtsız kalmak mümkün değil. Baba Kabaiş, şöyle bir soru........
