Ağrıyan yere dokunmak
Daha öncesini pek bilmiyorum ama özellikle 90’lardan sonra sosyalist sola yöneltilen en ciddi (ve şüphesiz doğru) eleştirilerden biri, ‘ertelemecilik’ kavramında ifadesini buluyordu. Özetle söylenirse, bu eleştiri, nihai hedef dışındaki toplumsal sorunları kulak arkası eden, bunları ‘esas mesele çözülünce nasıl olsa çözülecek’ kategoriler olarak tasnif eden bir eğilimi hedef alıyordu. Kadın meselesi için böyleydi örneğin, ekoloji için böyleydi, solun bir bölümü için Kürt sorunu da öyleydi. Devrim olunca, sosyalizm kurulunca zaten bu meselelerin “geçerken” çözüleceği gibi bir düşünme biçiminin, herkese birden haksızlık etmek doğru değil ama bir kesim için hakikaten bir eğilim, daha doğrusu bir kaçış eğilimi olduğu da doğruydu. Gerçi, sonradan bu doğru eleştiriden, “sadece bugüne odaklanıp ufku daraltma” eğilimi de ortaya çıktı ama yine de bu eleştirinin değerini azaltmaz. Çünkü ‘ertelemeci’ eğilim, esasen sosyalist teorinin özüne de aykırıydı. Marksist teoriyi kuranlar, sosyalizmi hiçbir zaman üretim araçlarını şundan alıp şuna vermek, iktidardan şunu indirip bunu bindirmek olarak tanımlamadılar. Onu her zaman, yeni bir uygarlık düzeyi olarak gördükleri için, bir bütün olarak mücadele sürecini “hele bir iktidarı alalım” basitliğine bağlamadan, sürekli bir yıkma/kurma süreci olarak gördüler, devrimi de kesintisiz bir devamlılık olarak düşündüler. Bu, toplumsal sorunlar arasında bir ‘esas halka’ ilişkisini yine kuran ama birini diğerine bağlayıp ertelemeyen yaklaşımdır.
Ama ‘ertelemecilik’ sadece bu konuyla ilgili bir hatalı eğilim değil aslında. Politikanın, mücadelenin çeşitli dönemeçlerinde de başka formatlarda önümüze çıkabiliyor.
Biliniyor. Kürt hareketi bir yılı aşkın zamandır iktidar ve devletle bir süreç yürütüyor ve bu sürecin bir doğası var. Müzakere ettiğiniz güçle, müzakerenin kendisinden doğan bir ilişki, bir hukuk oluşuyor ve o hukuk, siz “müzakere/mücadele birliğinden’ söz etseniz de, kendi içinde kısıtlayıcı, frenleyici öğeler barındırıyor. Buraya kadar anlaşılabilir elbette. Ancak, bu, aynı zamanda kritik bir durum. Çünkü bu arada hayat akıyor. İktidarla muhalefet arasındaki gerilim, daha doğrusu iktidarın bütün ölçüleri aşan saldırısı zaten ciddi bir sorun ama asıl toplumsal hayat, yani milyonlarca insanın sıkıntılarla dolu hayatı akıyor ve bu milyonlarca insan bir yandan homurdanırken, bir yandan da kendilerini bu cendereden çıkaracak politik bir odak arıyor. İktidar ise artık toplumu kendi hikâyesine ikna edemediği için her kıpırdanmayı şiddetle ezmeyi bir rutine dönüştürmüş durumda.
Öte yandan, şu kesin gibi: Kürt Özgürlük Hareketi, bu başlattığı süreci ‘geçici’ bir taktik olarak görmüyor. Yani, “Bi’ bakalım, olmazsa kaldığımız yerden devam ederiz” demiyor. Bunun pratik........
